Wednesday, June 12, 2019

KOPRU


     
     Soluk soluğa, kalabalığı yararak ilerliyordum. “durun, yapmayın; bu bir tuzak” diyordum sesimi kalbimde hissedip haykırırcasına. Derhal birliklerin hepsine haber vermeliydim, köprünün üstünde tatbikat olamayacağını. Normal bir duruma benzemiyor bu, askeri akşamın dokuzunda kışladan çıkarmak nasıl bir hezeyandır? “Verilmiş sadakamız vardır belki” diyerek cılız da olsa bir umutla ulaşabildiğim herkese ulaşmaya çalışıyordum. Verilen bir emri durdurmak pahasına, bundan dolayı başımın derde gireceğini bile bile 1.ordu, 2.ordu, Deniz Kuvvetleri, Özel Kuvvetler...aklım karışıyor, ruhuma sanki zift akıyordu ve ağır ağır içimi eritiyordu. Gözlerim yerinden fırlayacakmış gibiydi, uzanıyordum bir kurtuluş ipi gibi kuyunun dibinden. Bu bir tuzak...Bu bir tuzak...Tüm birlikler geri, asker kışlaya. Hava Harp Okulu öğrencilerinin ne işi var orda? Öğrenci bunlar, ve en kötü haberi alıyorum. O masumları bir nasipsiz otobüse doldurup köprüye yollamışlar. 

   -Beni okul komutanına bağlayın -Baş üstüne, komutanım! Aradan geçmek bilmeyen bir dakika geçer. -Buyrun komutanım, tuğgeneral... -Sus! Çabuk geri çağırıyorsun o arabayı! Telefon kapanır. Güvenemedim o adama zira hızlıca büyüyen kanserli bir doku gibi yayılan bir bela vardı. Arabanın yerini öğrendim, en yakındaki birliklere haber verdim ve araba durdu. Öğrenciler yuvaya geri uçtular. İçimdeki hafifliğin beni havaya uçuracağını zannettim. Metastaz yapmıştı artık bünye, Mehmetçik’e kazan kaldırtıp sonra o kazanın içindeki lime lime edeceklerdi. Şehrin üzerinden alçak uçuş yapan uçakları görünce hakikat hayal arasında büyük bir Araf çukuruna düştüm. Elimden geleni yaptım mı? 

    Artık telefonumun çalmasını istemiyordum; bir sükut oldu içimde. Sanki dünya durdu. Haberler duyuyordum. Telefonum değil ama ben titriyordum, gözümden akan yaşın yanağımdan aşağı menderesler çizdiğini gördüm karşımdaki aynada. Bir ses yankılandı; ve cesaretimi topladım! Gözümden akan yaşı sildim ve açtım telefonu, -Komutanım, Barbaros ve Piri Reis adlı fırkateynler Marmara Denizi’nin 4 mil açığında İstanbul’a doğru ilerliyorlar. -Kimden emir aldılar, Allah belalarını versin! Kimde dizgin o gemilerde? Her şey karman çorman, o gemilerin çıkmasına engel olmak isteyen esir alınmış. Kim bunlar? -Komutanım, ellerinde Genel Kurmay’dan emir olduğunu söylediler. -Başlatmasınlar şimdi. Kim durdurabilir o gemileri. -Komutanım, aklımda bir şey var; ama ikimizin de başını yakabilir. -Anladım, tamam yaz. Altına imzayı atarım ben, mesele vatanın selameti. Bu saçmalığı durdurmalıyız. 
   
     Televizyonlarda gelen emirle kalkan gemilerin geri döndüğü haberi yayıldı, fakat kötü haberler de geliyordu. Yüzlerce sivilin katledildiği haberi bir ok gibi saplandı kalbime. Silahımı aldım, alnıma dayadım ama aklıma biricik anacığımın, cephede şehit düşmüş kardeşimin ve eşimin yüzü geldi. Dayanamadım, bir yaş daha damladı kızarmış gözlerimden. Elim titriyordu, o kanlı yaşın silahın üzerine düştüğünü gördüm! Harp okulu günlerim gözümün önünden geçti, bir “âh” çekip derinden “buraya kadarmış” dedim. Ardından, harviyelilerin evlerine döndüğünü öğrendim. Bir sigara yaktım, ve yükselen dumanının şehirden çıkan kara bulutlarla kesiştiğini gördüm. Telefonumun tekrar çalmasını istemiyordum artık, kalbim kaldıracak gibi değildi bu yükü. Aşağıdan sert bir şekilde yükselen ayak sesleriyle irkildim. Kapıyı zorlamaya başladılar. İçimi bir ürperti aldı, elime gözyaşımla ıslanmış silahımı aldım ve gözlerimi kapadım...

No comments:

Post a Comment