Wednesday, July 1, 2020

Haluk Hoca’dan Bize Kalan



   Küçük bir hücreyle başladı her şey. Hücre çeperi gergin, kontrolsüz bir kalkışma ve genel düzene baş kaldırı. Bir iki kafadar, kaybediyorlar kendilerini ve bulundukları yere sığamıyorlar. Dışarıdaki hayat içeride öylesine sarsıntılar ve bocalamalar oluşturuyor ki savunmaya geçmiş beyaz siperlerini çekmiş canlar, gevşemeye başlıyor. Ateş bu ya işte, sıçrar sinsice bir kıvılcım, yalvarırız “nerede benim ilacım?”. Hem ateş hem savaş, geri dönüş mümkün değil. O cephe senin, bu cephe benim 39 ay sürecek bir muharebe. 

  Her şey bir hücrenin çekirdeğinde, gen sarmallarının nerede olduğunu bilmediğimiz bir noktasında gizli kapaklı başladı. Haluk Hoca’nın ruhu bile duymadı bunu, ama ince ruhu, sosyal bir salgın gibi bünyeyi sarmış KHK denen virüsün kurbanı mağdurların sesini derinlemesine duydu. Yüreği titredi ve kendi yıpranmış hücrelerinde olanı biteni bilmeden başka başka karanlık hücrelerin soğuk köşelerinde titredi. Oda oda olmuş hücreler tek tek sakinlerini alırken ve iyiden iyiye artarken, Haluk Hoca’nın içindekiler de aynısını yapıyordu ama Haluk Hoca içerdekini bilmeden “içeri” gidiyordu. Sesi güçlüydü Haluk Hoca’nın, gözlerinde derin bir gülümseme vardı. Neydi ona bu gücü veren içindeki yıkıcı ilerlemeye ve dışındaki yakıcı gerilemeye karşı “bağırmasını” sağlayan? 

   Haluk Hoca’yı tanıdığımdan beri gözümde üç ana kişi beliriyor ki hepsiyle münasebet kurma, kendisini “sahada” gözleme ve dünyasından numuneler alma imkanım oldu. Çevremde yayılan depresyon vakaları, içinde incinmiş ruhlar taşıyan sineler ve yıpranmış zihinleri görünce onun psikiyatr ve bilim insanı kimliği beni karşıladı. Bazen sorularla, bazen yakınlarımı kendisine yönlendirerek ve bazen de kendisini dinleyerek mesleğine akıl, sevgi, mizah, şefkat ve şevkle eğilmesini müşahede ettim. Burada da sesi yüksekti, kendinden emindi ve bilgisine dayanıyordu. 

   İkinci yönü ise mücadeleci, yerlere düşmüş hakları ve çiğnenmiş hukukları kaldırma mevzuundaki dirayeti ve metanetiydi. “Haklı olanın halesinde laleler biter” dedim birden. Etrafına işini, gücünü, malını, sağlığını kaybetmiş insanlar toplanıyordu. “Bağıra bağıra öleceğim” derken, sadece kendi sesi değil, ‘sesine yükseklik katan başka sesleri de yanına alarak gideceğim’ der gibiydi. Tam bu kelimeleri yazarken arkada eşimin telefonunda “sesi” geliyordu. Türkiyemiz zenginlikleri bol olan ama bu farklılıkların tarihsel süreçlerde de gördüğümüz gibi kolayca kutuplaşabileceği sosyo-dinamik yapıda olan bir ülke. Bu bağlamda, Haluk Hocam’ın “hak savunuculuğu” yönü birleştiriciydi, ‘hakkın sağı solu mu olur?’ O noktadan Haluk Hoca’nın ‘bir Türkiye’ olduğunu düşünüyorum. Farklı kesimlerin benimseyeceği, oturup kavga etmeden konuşabileceği, insancıl ve demokratik bir iklimin insanıydı. Türkiye’de iklim sertleşince Haluk Hoca “göç etti” gibi gelir bana kanatlarını takıp üşümüş bir melek gibi. 

 Aslında kafam karmakarışık, sabaha “haber”le uyandım. Düşüncelerim darmadağın. Haluk Hoca’nın şahsi kimliğine de değinmek istedim onu unutmama gayretiyle. Güzel ve kaliteli espriden anlar, “güzel güzel” diye takdir eder; “sesli sesli” gülerdi. Oturup dakikalarca konuşsanız da sıkılmayacağınız bir insandı. Birkaç defa “Kaliforniya’yı özellikle San Fransisko, San Diego başta olmak üzere” çok sevdiğini söylemişti. Bana heyecanlı heyecanlı bildiği yerleri anlatıyordu. Sözünün akışından, yükselen tonundan ve iştiyakından buraları gelip görme arzusu damlıyordu. Malum “pasaport mücadelesi”nde ‘Almanya’ çıkınca “belki başka sefere” dedim, bir dua yolladım ve tekrar davet ettim. Sevdiğini bildiğim için ona şakalar yapmak, attığı tvitlerin altına matrak yorumlar atmak güzel gelirdi bana. Şimdi elime alıyorum, son tviti gözümün önüne geliyor. “İyi uyku gibisi yok” deyişi, “Bilal her işi bırakıp günde en az yedi saat uyumak gerekir” demesi ve bunu bir hoca vasfıyla “ödev verir” gibi yüksek tonda söylemesi kulaklarımda. “Yapısal reformlar” adıyla içindeki saldırıya karşı direniyordu bence. Soyadının boyası  hayatına akmıştı. “Barışçıl savaş” kavramını onun sayesinde anladım. Kendisi dışarıda adalet adına reformlar peşindeyken, içeriden gelen “devrim” seslerini bastırmaya çalışıyordu. Onu daha iyi tanımak isterdim. Emojilerle başımı okşamasını, eski bir sosyal medya paylaşımında halay çekerkenki mutluluğunu üzerimize saçmasını ve bir nokta dahi olsa yine “ses” vermesini çok isterdim. ‘Nokta’ demişken, Haluk Hoca’nın dil kullanımındaki hassasiyetini hep takdir etmişimdir  genelde “doktor” yazısı övülmese de. Aklıma bir örnek geliyor. Hani bir kadı kızı varmış, güzel mi güzel, cilveli, edalı, işveli ve yolunda yüzlerde yiğidin hak ile yeksan olduğu...Haluk Hoca o güzele vurulmuştu. Siz adını ne koyardınız o güzelin? Ben “memleket” koydum, hem de “melike” ile, “melek”le aynı kökten...Eşi Esen Hanım’ın dediğiyle, bir melike gibi olan memleketin sevdasına tutulmuş bir melekti belki de. Sesi yüksekti Mikail gibi yıldırımlar getiren. Kanatları pek genişti binlerce mağdurun ateşine gölge olan bulutu getiren. Sesi yüksekti İsrafil gibi “haksızlığa karşı” binler nefesle Sûr’a üfüren ve ölü vicdanları titreten...ama Azrail’e karşı sesi yetmedi. İçinde gemi azıya almış hücreler davet etmişti artık onu yayıldıkları toprakları teslim etmek için. Memleket toprakları adaletle tekrar yoğrulsun da, Haluk Hoca’nın toprağı bol olur, geniş ve ışıklı olur inşallah. 

   Bu güzel topraklar “Nice servi revan canları, nice gül yüzlü sultanlar” bağrına kabul etmiş. “Nice gür sedalı ve memleket sevdalı” Haluklar içte ve dışta verdikleri barış konulu “savaş”la anılmış. Kelimeler aklımı yırta yırta düşüyor yazıya. Başka da sözüm yok iki çift kor olmuş duadan başka...Allah mekanını Cennet eylesin, geride kalan sevenlerine sabır versin, gerçek ve istikrarlı bir ‘adalet’ anlayışıyla doğacak asaleti tüm insanımıza nasip etsin.

Monday, June 29, 2020

SANAL TUR-BANGLADEŞ


SANAL TUR-BANGLADEŞ

      Hiç havaalanı, ülke topraklarına giriş, sıcak, kalabalık, nem, sivrisinek vsç muhabbetlerine girmeyelim; zira Bangladeş kimilerine göre bindiğiniz uçakta, kimilerine göre yanına oturduğunuz güler yüzlü bir bengalle ya da bazıları için geri dönüşünü iple çektiğiniz bir yolculukla başlar. İlginç bir paradoks oldu, Bangladeş’in kalp ve hafızalara uzanan elleri vardır. Öyle “görüp geçtim, bitti” tarzı bir yer değildir bence. Bu yazıyı bir ''sanal tur'' sayalım, hayal kuralım, anlatılanların hepsinin yaşanmış ve görülmüş olduğunu bilelim. Turumuzda kimseyi geri bırakamayız, dikkatinizi sımsıkı bağlayın, az sonra kalkıyor ve o dünyaya dalıyoruz. 

Fazla detaya girmek istemiyorum, yorumu ve hayal fırınından çıkacak ürünü okuyucuya bırakıyorum. Hemen...Okul kantininde oturuyorduk birkaç öğretmen ve bir de tekstilci olduğunu öğrendiğim iki misafirle. Malumunuz olduğu üzere, “Türk Okulu” denince, havaalanından girer girmez Yaşar Bey’in odasında bulur kendini insan. Yaşar Bey’in adını alan Bengal bebeler bilirim. Neyse, misafirleri dinliyorduk, çok konuşmadan. Paranın tadını tatmış adam, dedi ki “Hocam, siz burada nasıl kalıyorsunuz? Vallaha, on milyon dolar verseler yaşamam ben burada”. Orada altı yıl yaşarken “neden geldim Dakka’ya?” şeklinde bir pişmanlık yaşadığım vaki değildir, yerine “İstanbul”u koyup türkü söylediğim vaki olsa bile. Biliyorum ki birçok öğretmen arkadaşta ve ailelerinde de aynı kanaat hakimdi. Bu mutluluk zaten kendilerini oradaki hayata salıvermişliklerinde de okunuyordu; seviyorlardı ki sevgi saçıyorlardı. 

   Kameramızı bir okul çıkışı öğrenci servisine yöneltiyoruz. Okul otobüslerinin ve halk otobüslerinin muavinleri 'amigo' gibi çalışır. Trafiği açmak için “pat pat” diye vurur dışarıdan, merdivenlerden sarkıp. Bu biraz da diğer şöförleri ürkütür, ve iyi bir muavini olan otobüs bir adım öndedir yarışta. Yollardaki karnaval eşlik gerek, rezonans gerek. Bir ara, kendi arabamda giderken yanımda oturan Rockibul Korim Bey “Bilal Hocam, böyle sessiz araba sürülmez, sürekli korna yap ki bir hata kaza durumunda suçlu olma” demişti. Hatta ses etmeyi ihmal ettiğimi görünce, yandan, sürüş hocası gibi kendisi uzanıp kornaya basmıştı. Her arabaya muavin lazım yani. İkinci “her neyse”, otobüsün içindeki keşkemeş dünyasının dıştaki kaosla mücadelesinin sembolüdür. Oni adlı öğrencimle bu otobüsler hakkında konuşuyorduk bir gün. Bu otobüslerin neden çok bakımsız olduğunu, harbe katılmış ve çıkabilmiş müzelik bir araç gibi olduğunu sordum. Otobüs sahiplerinin buna nasıl “tahammül edebildiğini” de unutmadım tabi. Verdiği cevap hoşuma gitmişti: “Yolcuların öyle bir isteği ve beklentisi yok, neden masraf yapsın? Daha çok kazanmasına katkı sağlamıyor ki?” Ben bu ifadede toplumlarda aşağıdan gelen sinyallere göre şekillenen ekonomi, yönetim anlayışı ve sosyolojinin temellerini okudum. Çok kasmış da olabilirim ama beni çok etkilediği için böyle bağlantılı düşüncelerle çağrışım tetiklemesi yapmış da olabilir. 

   Sonraları kendim kullandım mı toplu taşıma araçlarını? Evet...Ayrılacağım sene, şehir içi uzak yerlere hemen hemen her zaman yamalı otobüslerle giderdim. “Özel” olup çok da özel olmayan taksilere göre çok çok ucuzdu, CNG ve arabaya göre dış dünyaya karşı “güvenliydi”. Fiyat yabancı ve yerliye aynıydı ki “kazıklandım” endişesi olmadan seyahat ediyorsunuz. Kalabalıktı, yabancı olmanız yönüyle birçok insanın ilgisinden dolayı hiç “yabancılık” çekmiyordunuz. Koltuklarının ne renk olduğunu tam olarak hiç anlayamamıştım. Hız kesici tümseklerden şoförler genelde hızlı geçiyordu. Yolcular şöyle “yerleşsin, tutunsun, otobüs kendine gelsin” diye olabilirdi. Bir de, zaten zor bela hız kazanabilen, trafiği yara yara ilerleyen otobüsü ufak bir tepeciğe mum etmek olur mu? Bir kez, dikkat etmemişim, elim koltuğun demirinin hafif altına kaymış. Otobüs 5 dklık mesafedeki ama genelde bir saat süren havaalanı civarlarında acı bir fren ve tümsekle hem durdu ben zıpladı. Koltuğumla beraber yükseldim pilotların acil fırlatması gibi ve koltuk parmağımı ezdi. İhtimaller çerçevesinde olmaz olacak oldu, burası Bangladeş. Otobüslere hem de yakışmaz öyle ilk tümsekte yavaşlamak. Derlen, Türkiyemiz’deki gibi “kaptan devam et!” nidaları içinde otobüsümüz salına salına, bağıra bağıra bazen de içindeki yükü bir an evvel atmak için ıkına ıkına ilerliyordu. Otobüsler böyleyken, bu bana, hemen okul otobüsünün camından sarkan Said Reza’yı hatırlattı. İngiltere vatandaşıydı, orada okumuş sonra gelmiş Bangladeş’e. Elinde bir çikolata, bisküvi vs kabı vardı. Gözümün önünde bekleyen insanların içine doğru attı. Uyardım, kendisinin “Avrupa görmüş” olduğunu içten içe düşünerek. Öğretmeni olmasam cevap bile vermeyecekti zannederim. “Bu ülkede sistem bu!” dedi. Hareket etmek üzere olan otobüsü durdurmak istemedim kalkıp alsın çöpü diye, yüzüne uzunca baktım. Biraz utandı, gözlerini kaçırdı ve ayrıldım. 

   Kameramı bu sefer çok sevdiğim okul personeli Bengal kardeşlerime çeviriyorum. Evlenip de Bangladeş’e gelin getirdiğimde dünya evine girememiştik, evimiz yok ve haliyle eşyamız da yoktu. Yaz tatili için memleketine giden, gönlünün açıklığı ve iç zenginliğiyle meşhur  Erkam Bey “bizde kalın!” dedi. Bir ay evsahibi olmadığı halde misafir olduk, sonra eşyalarımızı aldık “Erkam modeline” göre. Sonraları bir ev bulduk ama inşaat halinde. Ev sahibi İngiltere’de yaşıyordu ve merdiven fayansları, asansör gibi temel unsurların “en geç” altı ay içerisinde tamamlanacağını temin ederek kendisi, bize o yeni daireyi yirmi bin takaya...ladı. ( kiraladı)Fizikteki Heisenberg Belirsizlik İlkesi’nden mütevellit, boşluğunu tesbit ettiğimiz asansörün geliş zamanını belirlememiz etmemiz imkansız hale geliyordu. Altıncı kata kan ter içinde tırmanmakla bazen, hamile olan karımın da bunları “egzersiz” addetmesiyle anı defterimizi kabarttık. Ama, gel gör ki, apartman görevlimiz Ahmed yorgun/uyuşuktu çoğu zaman. Selam verdiğinizde birkaç saniyelik işlem zamanından sonra, aşıma/kırıma uğrama olmazsa, alırdı selamı. O adam, ilginçtir, o durgunluğa rağmen, eğer elimizde valiz, paket, çanta vs görürse zıpkın gibi fırlardı. Zayıf, ama bir kas merkeziydi. Bizim iki kişi zor kaldırdığımız “memleket kokulu” valizleri “başım gözüm üstüne” der gibi kafasının üstüne alır, dinlenmeden beş kat atardı. Bazen de, gece olunca dışarı çıkacak olursam “Saaar eyje chabi” deyip anahtarı bana uzatırdı ki bunu başka bir apartman sakinine yapsa soluğu memleketinde bulabilirdi. Garipti, köyünden ailesini bırakıp gelmiş 5000-6000 Tk için, sivrisineklerin şefkatine emanet, apartmanın giriş merdivenlerinin yanında, hiç dolmayan asansör boşluğunun yanında yatardı. Sivrisinekler gel esin diye tütsü yakar, merdiven altı köşesi mistik bir hal alırdı. Gün geldi, asansörü olan ve inşaat sahası olmayan bir eve taşınma zamanı uğradı mahallemize. Eşyaları topladık. Ahmet’in gözü doluydu, çok üzgün olduğunu söyleyip yardıma devam etti. Mazlum ve kanaatkar insandı, ona bahşiş verip terlemiş yüzüne mahçup bir tebessüm bırakmanın verdiği his...Kelime yok...


   Bir diğer apartman görevlisi de 7. kattaki “son” evimizdeki Harun’du. Kendisi bir Kur’an hafızıydı, çok iyi kalpli gözü yaşlı ve anlayışlıydı. Arabamı yıkamak ister, ücretini verince mutluluktan yüzü ışıldardı. Araba iyi bile olsa, parmağıyla bir çizer, “clean lakbe Sir” derdi. Alışveriş işlerimize bile yardımcı olurdu, para üstünü otomatik ödemeye bağladıydık zaten. Bazen bulunması zor ürünleri, doğal pazarlardan kapıp gelir, güleç yüzüyle kapımıza getirirdi. Arabayı park edeceğim zaman illa arkaya geçer, “tak tak tak” parmağıyla park sensörlüğünü yapardı severek. “Sırtın bende, arkaya bakan kamera gibi gözünüm!” der gibiydi ve son ikaz raddesine gelince sert ve tok bir “TAK” duyardım. Vursam zaten daha az ses çıkardı ama bu “tak”ta Harun’un görevini yapmış olmanın verdiği vakarla mezcolmuş tebessümü vardı. Harun Hoca’ydı. Tecvid üzere aşk ile selam verir, Ramazanlar’da hatimle namaz kıldırırdı. Apartmana girince zaten Ramazan buhur buhur eserdi. Harun’un aklı köyde, ailesindeydi. Köydeki kızını okutmak istiyordu. Benimle tanıştırdı, konuştuk biraz. Motive etmeye çalıştım. Çok saygılıydılar. Kayınvalidem ve pederim evimize geldiklerinde Harun’u hiç unutamadılar. Harun “onları çok sevdiğini” bana hem söyledi hem de hep hissettirmişti. Eşyaları satıyordum gitmeye yakın, başta gri renkli 1993 model Toyota Starlet gitti ki evden biri gibiydi. Sonra birkaç beyaz eşya vs derken Harun “kotay jaben Sir?” ( Nereye gidiyorsunuz? ) dedi sesi titreyerek. Yutkundum, “gidebiliriz” dedim, ve kaçtım yukarı asansöre bile binmeyip. “Gün” geldi, Harun ağladı; bizi de yaraladı. Ayrılırkenki bakışını unutmak mümkün değil. 

Anlat anlat bitecek gibi değil. Şahin vardı kantin görevlisi. Bizim evin elektrik, su, hırdavat ustası gibiydi. Dışarıdan biri değil de, acil bir ihtiyaç haşinde ev işlerini ondan rica ederdim. Bir gün eşim başı açık olduğu halde çıkınca hemen başını eğmiş, öbür tarafa çevirmiş. Güvenirdim ona. Hem muhabbet eder, bir şeyler ikram eder, çocuğu Zübeyir’e birkaç oyuncak yollar işleri bitirirdik. Şahin’le hala görüşürüz. Motoru vardı, bazen arkasına alırdı beni yayan görmüşse, daha bir hızlı giderdi. Sonra motoru da sattı zannederim ekonomik sıkıntıdan. 

Unutmak mümkün mü? Okuldaki “apu”lar vardı bir de. Benim çayımın ayarını, bardağımı dahi bilip her sabah müdür yardımcısı odama bırakıverirdi Rayhana usulca. Bir iki konuşma, güleryüz can kaynağıydı bu hizmetlilerin. Okulun en üst katında bir Hamide vardı ki kah çocuklara bakar kâh öğlen yemeklerinde çıkarttığı enfes yemeklerle beni eve hep tok yollattıp karımla papaz ettirirdi. Sonra Hamide de gitti. Bu hizmetli bayanlardan müsait planlar mesai sonrası müsaitse evimize gelir, karıma yardım eder, tatlı bir ücret karşılığında ayrılırlardı. Ayrıca, öğretmenlerin evlerine, eşlerine dair ciddi dedikodu malûmatı da elde ederlerdi. Olur o kadar. 

Konuyla ilgili başka bir mecraya akacağım. Bana soracak olursanız, ben Bengalceyi çok sevdim, ama tıpkı bölgenin bambu ağaçları gibi, gittiğimin ilk altı ayı “ben bu dili öğrenemem” dedim. Altı yedi aydan sonra “boy” attım, severek öğrendim. Bence okuldaki yabancı personel ( Türkler ) Bengalceyi personelden öğrenmişlerdir çoğunlukla. Mesela Zübeyir Bey, müdürdü. Sorunlu eleman Faruk’u 'fırçalamaktan' yan ürün olarak Bengalceyi öğrendi. Şahsen, ben onlarla fazlaca muhabbet ederek öğrendim. Bir ara baktım, bizim yıllanmış Bengal okul personelinin anadilde sektemeler yaptığını gördüm, “uzman”dım ya. Biz Türkler adamların Bengalcelerini “bozduk”. İşin latifesi, kırık dökük yerel dili konuşunca yüzlerindeki mutlulukla gelen motivasyona binerek Bengalceyi daha da benimsedim. Şimdi ne durumda? Bengalce bana o günlerden kalan en güzel hatıra gibi geliyor. Hala ABD’de bir Bengalle karşılaşınca Bengalce kılıcımı kınından sıyırıp ortalığı yıkıp yakıyorum ama Bengaller çok mutlu oluyor. Anı...Kaliforniya’da yaşayan bir Bengal aileye misafir olduk. Ev sahibinin Amerika’da doğmuş büyümüş iki çocuğu vardı. Ben çoğunlukla Bengalce konuştum. Anne “Bilal, benim kızlarımdan daha iyi konuşuyorsun” dedi, çocuk gülümsedi ve ben de durdurdum konuşmayı. Bengalce bir tat bıraktı sofraya. 

Size çok ilginç bir şey söyleyeyim. Annem babam, kayınvalidem ve rahmetli kayınpederim ziyaret ettiler bu güzel ülkeyi. Gezdik, dolaştık. Orada Ekrem Bey’in işlettiği Pizza Türk restoran vardır. Giderseniz oranın usta ve garsonlarına Türkçe bir iki laf atın. Ne diyeceğim? Kayınvalidem 14 Temmuz 2016 tarihinde geldi Bangladeş’e. Restoranda Celal adında bir çocuk vardı. Çok efendi birisi. Aradan onca zaman geçmiş, hala Celal hürmetle arar Amerika’daki kayınvalidemi, kendisine “teyze” der ve beni sorar. Bangladeş’te gönüllere girmişseniz, mesafe ve zaman tertemiz bir mendil gibi çekiverir kısacık. Elhasıl, konuşmaları bitirirsiniz ya bazen “öyle işte” diyerek heybeti taşıtacak derman ve heybet kalmayınca. “Öyle işte”.

Yazının içinden çıkamıyorum, tamamlayabilmek için arabamı aldım ve evden uzaklaştım. Yazarken Bangladeş’ten bir öğrencim Rusafa mesaj attı. İlginç değil mi? Hatıralar hücum ediyor, ben de kendimi sonuç paragrafının ardına koyup siper alıyorum. “Çok” diyorum...Anı çok, ağlama çok, gülme, sevinme, coşma, doğma...Bangladeş’ten bir hatıra da orada doğmuş ikinci çocuğum. Fahri Bengal vatandaşı. Elçilikten çıkarken nüfus cüzdanını düşürmüşüz. Görevli koşarak yetiştirdi. Az kalsın, çocuğumun Türk vatandaşı olduğuna dair en önemli belgeyi içeride unutuyordum. Evet, ben Bengal arkadaşlarımda içli bir duygusallık, sevebilme kabiliyeti, zeka ve kanaat gördüm. Yağmuru bol, gözyaşı da bereketliydi o topraklarda. Ayrılırken ne mi bıraktım oraya? Sadece gözyaşlarımı bıraktım mukabele etmek için Bengal kardeşlerime.


Tuesday, June 2, 2020

ZIYARET VE GOZLER

    Yıl 2012 idi zannederim. Bangladeş’in soğuk, sağanak sivrisinek yağışlı kışı yerini usulca baştan ayağa hem de yağışsız ıslanma mevsimine bırakıyordu. Nisanla başlayan sıcak havaların sanki maddenin katı, sıvı halleri gibi beni sıvıya çevirdiğini düşünüyordum. Sineklerle delik deşik olmuş bir beden aldığı suları havanın bayıltan rutubetiyle hemen dışarı sızdırıyordu. Zaten çamaşır makinesinden çıkan çamaşırla üzerimdeki çamaşırın arasındaki ince farkı sezemez olmuştum. Her teneffüs top oynayıp sürekli terleyen Taki adındaki öğrencim “ben terli olmazsam kendimi rahat hissetmiyorum” demişti ki hiç unutmam. Belki de içgüdüsel olarak her teneffüs yeni doğmuş ceylanlar gibi top peşinde sekmesi varoluşsal ve bedensel bir huzur ve tatmin arayışıydı. Neyse, olay felsefesine gerek olmadan gayet, ter gibi berrak. Hele Quazi isminde çok iyi top oynayan öğrencimin on dakikalık teneffüslerin tamamını antrenman saatine çevirmesi, ardından gelip ayak hizasındaki klimaya sırtını yaslayıp zevkten dört köşe olması hiç aklımdan çıkmaz. O bakımdan dersteyken zaten dışarıda, sahada olan dikkatini futbol örnekleriyle çekebilme kabiliyeti geliştirmiştim. Adama hiç öyle soğuk moğuk çarpmıyordu. Klimayla kutsallığa ve duygusallığa varabilecek bir ilişkisi vardı. En basiti ağzını burnunu klimanın serin mazgallarına yaklaştırıp...Annelerin “aman üşütürsün” teorisi çöküyordu kafamda Quazi’yi görünce. Konu bu mu? Hayır...Şöyle genel bir Bangladeş çerçevesi çizmek istedim ama sanki yazarken bile parmaklarımın ucu terledi. Durum bu kadar derinlikli yani. 
    Nisan gelmişti. Kadir Hoca ve Bilal Hoca, çiftçilerin toprağa tohum ekip ürün beklediği gibi burslu öğrenci sınavı yapmaya ve şehirden köye uzanan bir eğitim eli olmaya gidiyorlardı. Sorarlar ya “yolculuk nasıldı?”. Şu an ancak diyebileceğim, karşıki dağları yıkabilecek “hiç sormayın ya!”silüetinde bir ‘of’tur. Gerçi Bangladeş’te dağ da yok ama yolculuklarda çekilen oflarla, edilen ahlarla hepsinin yıkılmış olabilmesi de hiç akla uzak gözükmüyor. O otobüslerdeki kadar içten “şehadet” getirdiğim vaki midir? Cevap yok.Trafik maceraları ayrı bir kitap konusu. Oraya girersem beni bulamayabilirsiniz. Zannederim Tangail’e gidiyorduk. Tatlılarıyla meşhur da, güzel harbiden ama Dakka’dan uzaklaştıkça Allah’a yaklaştığımız için gözümüz iştihamız tatlı matlı görmüyor. Ziyaretten sonra millet “tatlı getirdiniz mi?” diye soruyor ama soranlara ben acı-tatlı bir gülümsemeyle karşılık veriyordum. Yolculuğun detaylarına bilerek girmiyorum zira birileri illa ki anlatacaktır. Mesela Kadir Bey’in yıllarca hem toplu taşıma araçlarında, hem de Dakka Üniversitesi’nde dirsek çürütmüş bir öğrenci olarak yolculuk maceralarını anlatmaya hakkı var. Bizim de ondan duymaya hakkımız var. Buradan kendisini etiketliyorum ki duysun, yazsın. @kadirköken. Tangail’ın ücra bir köyündeki seçme sınavı bitti, dönüş için köyün meydanında bir CNG { resmini koyacağım }bekliyorduk. Yabancıyız, köylüler turisti hem de ikisini belki sadece evlerinden varsa televizyonda görmüşlerdir ya da gazetede. Genç, yakışıklı, eğitimli :-) Etiyle kemiğiyle bizi gören ilk çift göz bakmaya başladı biz tahta bir bankın üzerinde tabut misal yeşil CNGmizi beklerken. Dakikalar geçiyor ve her dakika başka bir meraklı insanı başımıza getiriyordu. Gülümsüyorduk nedense, belki de konuşacak takatimiz kalmamıştı. Kadir Hocam yoksa Bengalceyi iliklerine kadar işletmişti. Bir an zamanı kafamda durdurdum ki daha fazla insan toplanmasın ama nafile. Bir ara bir nefhada sayılamayacak kadar insan toplandığına şahit oldum. Artık istatistik metotlarıyla sayı yaklaşımı yapabilirdik. Çok güzel, samimi, meraklı, parıl parıl insanlardı. Ben öyle içten, şaşırmış, ilgili bir çocuk gibi ışıl ışıl gülümsemeleri aynı anda görmedim. Konuşmak istiyorlardı ama utanıyorlardı. Bakıştık uzun süre. Her bir tebessüm bir kelime gibiydi. Orada bir kitap çıktı sayfaları olmayan. Utandım ben de, rengim görünüşüm farklı olsa da insanlık olarak kardeş olduğumuzu fark ettim. Sevdim onları. Yaklaşık 15-20 dakika bekledik zannederim. Birkaç kelime konuştuğumuzu da hatırlıyorum. Duygu akımının yoğunluğundan ne konuştuğumuzu da hatırlamıyorum. O köyde içinde elektrik alet olarak birkaç lamba, pervane ve telefon olan teneke evlere misafir olmuştuk. Doğal yaşamdı, bambaşkaydı. Yemyeşil, sımsıcak tebessümler, tatlı bir telaşeydi gördüğümüz ama hiç unutamayacağımız. Gittikten sonra belki de günlerce köy kahvesinde muhabbet konusu olduk. Bangladeş bana tıklım tıklım, milyonlarca insanı şefkatle ama zorlukla besleyen bağrını açtı. Hatıralar çok ama en güzeli dili için canlar vermiş bir ülkenin dilini öğrenmek, zevkle konuşmak, hala Amerika’da dahi Bengal dostlar edinip Bengalce konuşmak oldu.          Bir keresinde Dubai’de havalimanındaki bir görevliyle konuşmamız olmuştu. Benle İngilizce konuştu sonra içgüdülerim karşımdaki güzel simanın bir Bengaldeki gökçek yüze ait olduğunu söyledi. Bengalce konuşmaya başladım. O hizmetli durdu, dondu, yüzüme bakakaldı, 3-5 saniye konuşamadı. O yüzündeki ifadeyi ifade edemem. Sonra Bengalce karşılık vermeye başladı. Sanki çok gergin stresli bir ortamdan çıkınca rahatlar da bir kanepeye göçersiniz ya. Bir anda yüzündeki manalar değişti, yumuşadı ve yıllar önce o köydeki gülümsemelere dönüştü... Bangladeş’i böyle küçük bir yazıya sığdıramam. Ülke küçücüktür ama kalp ve dillerde kocamandır, sığmaz ve hatıralarının konuşulmadığı bir gün yoktur evimde.

Saturday, March 21, 2020

ÇAYA NE DERSİNİZ?

   Haydi gelin oturun sofraya, muhabbetin belini kıralım. Çayımız da ince bellide olsun ki işimiz kolaylaşsın. Gerçi bu aralar, insanların çoğu artık çayı şekerinden kopardılar. Pek tadımız yok. Çayın buharı o bakımdan, ayrı bir hüzünle ama hiç de kaybetmediği bir hüsünle yükseliyor gibi gelir bana. Şimdilerde, çayınıza şeker attığınız için “şekerli çay sahası” deyip sizi meclislerden ayrı tutabilirler. Çayına şeker atanların çayın buharı gibi, belirsiz ve gizlice bir ayrıma tâbi tutulduğunu hissediyorum. Şahsi tercihimi beyan etmiyorum ama ikisinin çok iyi bir ikili olduğunu düşünmekten de kendimi geri alamıyorum. Günde bilmem kaç defa damarlarımızı arşınlayan, alyuvarlarımızın tepesine oturup sıcak sıcak dolaşan ve dilimiz-damağımızın pH değerini neredeyse kültürel ve hatta genetik kodlarımıza kadar değiştiren çayın tarihinden bahsetmek iyi olurdu. Öte yandan, bana çayın nereden geldiğinin meçhul olması daha tatlı gelir, bu iradi bilinmezlik ve sırrı çözmeye hiç çalışmam ve bunu da çayımın şekeri sayarım. Çayı o kadar içselleştirmişimdir ki çayın tarihini kendi hayatımla başlatmayı yeğlerim. Biraz da onu başka dillerin ve zaman kalıplarının tanımlamasını içten içe kıskanırım ve benden öncesine kapatırım. Haydi öyleyse gelin, “çayın tarihini” ve hatırlattıklarını inceleyelim hafızamın buğulanmış pencerelerinden.

Image result for Cift renkli cay
Renkli gunlerin renkli çayi
   Çayın ilk kullanılmaya başladığı tarihler net olmamakla beraber 80lerin sonu diye kaba bir tahminde bulunabilirim. Çay bana varlığını annemle babamın baş başa yaptıkları kahvaltıyla ya da kardeşimle odamıza geçtiğimizdeki dingin atmosferin belirtisi olarak ritüelleşen akşam tıngırtısıyla bildirmeye başladı. Gözlerimi güne açtığımda kulağımı okşayan kaşık seslerinin ardından, annemin yanağıma rahmet bulutları gibi inen bûsesiyle hatırlarım çayı. Elimi yüzümü sersemce yıkayıp, mutfağa doğru salına salına yürüdüğümde önce çayın mis kokusu ve anne babamın tarifsiz tebessümü sarardı dünyamı. Çayı ağzıma ilk götürdüğümdeki tatlı yanma aynen sevgilinizin dudağınıza bıraktığı ilk öpücük gibiydi. Bilenleriniz vardır; hele o çift renkli çay ki değinmemek olur mu? Annem yüzündeki tatlı halavetle getirirdi o “mucize”yi ve bu bana çayın bana yaptığı bir sihir gibi gelirdi. Sonraları anlamış oldum ki sırrı yine şekerde ve onun sebep olduğu yoğunluk farkındaymış. Şekersiz çay kullananların yanına yanaşamayacağı bir güzellikti o.

                                 
   Çayın etrafında hep sevdiklerimi gördüm ya da sevdiklerimi çayın etrafinda görmeyi sevdim. Dedemin tiryakiliğini geç gelen çayın ardından mutfaktakilere attığı fırçanın şiddetiyle ölçüyordum. Allah’tan “atılan fırça”nın uzunluğu ve ağırlığıyla ölçtürmüyordu  bunu dedeciğim. Çayı dilinde gezdirerek çıkarttığı “ahhh” sesini taklit ederken zevkten dört köşe olurdum. Dedemi anlayamıyordum demek ki o zamanlar. Öyle alelacele yapılan çaya yeşil ışık yakmazdı kendisi. Yemek hazırlıkları başlar başlamaz çay da ocağın üstündeki yerini alırdı güya “bensiz ol(a)maz” mesajını verircesine. Çay önemliydi. Çocukluk saikiyle, bazen çay bardağını bir oyuncak gibi değişik şekillerde tutup, kâh bardağı kaşığın üstünde taşıyıp höpürdeterek kâh içine pipeti daldırıp köpürterek, içermiş gibi yapınca dedemden güzel azar işitmişimdir. O bakımdan, çayın aile içinde farklı bir yeri, otoritesi ve konumu vardı. Baktık aile olduğumuzu, ya da sevgimizi tekrar hissettik; içimiz bir demlik gibi kaynayıverdi; hemen “haydi bir çay koy da içelim” diyen birisi çıkardı. Çay bir nevi kendi kaynamasıyla bizdeki kaynamanın rezonans ikiziydi. Dedeme göre herkes çay tiryakisi olamazdı. Kaçak çaya karşı ayrı alerjisi vardı. Kıbrıs Harekatında aktif görev almıştı ve çayını yudumlarken hatıralarını anlatışında bambaşka bir soluk sarardı beni. Zaman değişmişti; artık dedemle karşılıklı oturup çay içiyorduk. Aynı resmî protokollerde olduğu gibi, bunu onun beni “çayla ilişkiler” noktasında resmen tanıdığının işareti ve aile içi medeni bir statü kabul ederdim. Muhtemelen çay üzerinden yaptığım muziplikleri artık görmez olduğundan beni terfî ettirdi.

   Evet, çay eskimez bir güzelliktir, biz yaşlansak da o hep genç ve güzel kalır. Binaenaleyh, çayla olan dostluğum günden güne büyüyüp serpildi. Hayat bu ya, inişler çıkışlar, düşmeler kalkmalar, yenilenip pörsümeler, tazelenip bayatlamalar, buharlaşıp yoğunlaşmalar beraberdir hep. “Dostluklar da teste tabi tutulur” derdim hep. Çayla olan dostluğumun bu imtihana maruz kalmasını istemezdim hiç. Hala dupduru hatırlarım. Bir okul pikniğinde, beşinci sınıftayken, ilk defa bir semaver görmüştüm. Etkilenmiştim, bakakalmış ve başkalaşmıştım. Aslında çay öğretmenler için getirilmişti ama ben tabi ve büyüyen bir insiyak hissettim içimde. O pırıl pırıl semaverin çekiciliği, içindeki çayın kokusunu gururla yaymaya başlaması ve demlendikçe davetini reddetmenin olasıya zorlaştığı gerçeği gitgide yayılıyordu iliklerimde. Çayın semaverle birleşmiş büyüsü, çocuksu heyecanlar ve naiflikle birleşince çok saygı gösterdiğim ve kendimce hoşlandığım beden eğitimi öğretmenimden uzaklaşamaz hale gelmiştim.

                                                           Image result for semaver odun atesi

   O gün çay başında şakalar, espriler çıkıyordu benden kaynayıp taşan bir akarsu misali. O esnada çayı ve güzelliğini unuttum tabi ki. İnanılmaz bir şey oldu. Çayın ilk defa ürkütücü yönünü gördüm. Belki de çayın çekiciliğini unutup öğretmenimin iklimine kendimi salınca cezalandırmıştı beni. Çay bardaktan kapıyı çarpıp ayrılan bir sevgili misali çıktı gitti ve elim yandı, gülmeler paniğe döndü. Bir âh ettim, ağladım ve etrafıma toplandı insanlar. Acısı geçmişti ama ben bir nevi yas tutar gibi dövünmeye devam ediyordum. Öğretmenim ellerimden tuttu, kendi elinin narin sıcaklığında eriyen buzu yanığa tuttu. Gözlerinin içine baktım; çaya döndüm. Garip bir boşlukta hissetim kendimi. Derken, ‘hatamı’ anladım, usluca ve usulca yarım kalan çayı içtim. Gözyaşımı öğretmenimle beraber sildim. Bu da çayla aramızdaki bağın sarsılmasına sebep oldu. Ardından, bir müddet çay içemedim. Üstüne üstlük, eve gidince rahmetlik anneannemin bacağından aşağıya çaydanlığın düştüğünü ve çok ağır bir yanıkla mücadele ettiğini söyledi annem. Bunu büyüdüğüme, hayatın acılarla dolu olabileceğine ve yenilen tokatın en acısının en sevdiklerinden gelebileceğine işaret saydım. Çayın bana böylece bir hayat dersi vereceğini düşünememiştim. Aslında beni hazırlıyordu hayata. 

   Aradan yıllar geçti. Çay hayata, inanca, felsefeye ve çevremdekileri anlamlandırmaya dair ip uçları vermeye başladı. "Çaysal duygusallık" gençlik heyecanlarıyla beraber uçup gitti. Düşünüyorum da; hayatının baharında yemyeşilken capcanlı, leziz mi leziz olan çay kuruyup gittikten ve karardıktan sonra daha da güzelleşiyor. İnsanın vücudunda dolaşıp, bazısı strese iyi geliyor, bazısı fazla kilolarınızı hedef alıyor, bir kısmı uykunuzu alıp götürüyor ve bazılarıysa oluşturdukları halkanın gücüyle sosyal bir çekim alanı oluşturup en unutulmaz sohbetlere sebeplik yapıyor. Pek derindir aslında kendisi. Öte yandan, bazıları bir poşete hapsolup aslını kaybediyor. O bakımdan, poşet çaya hem acırım hem de pek itibar etmem fakat gözlem yapmak için hem de çaydanlıkta demlenen çayın kıymetini daha iyi anlamak bazen ‘kullanırım’. Çay yavaşça sinerken suyun her köşesine, kötülüklerin de böyle kara duman gibi sosyal difüzyonlarla, tekdüze düşünen ve hiç itiraz edemeyen kitlelerin taşımasıyla yayıldığını düşünürüm. Düzensizlikten düzene dönüşün istatistiki olarak ne denli zayıf bir ihtimal olduğunu düşünüp, varsa bir şer ve kötülük, daha başında iyice bünyeyi sarmadan itiraz edilmesi ve mücadele edilmesi gerektiğini hatırlarım. Çayın buharını soğukta gözlüklerime tutup yoğunlaşmasını izlerim. Bazı soğukkanlı insanların yüksek enerjiyle yayılan belayı nasıl durdurduğunu ve yumuşattığını görürüm bunda damla damla. Bir de, çayımı her zaman soğuturum biraz. Kendi haline ilgisiz, katkısız ve gayretsiz bırakılan her şeyin usulca asimilasyonla çevresindekilere dönüştüğünü düşünürüm. Bu hemen beni avucumun içiyle, biraz yanma pahasına da olsa bardağı kavramaya iter. Engel olmaya çalışırım bu bozulmaya. Sonra birkaç yudumda hızlıca geçişini hissederim boğazımdan ve 37 derece vücut sıcaklığında, güvende ve emin olduğuyla rahatlarım. 

                                                       Image result for tea diffusion
Çayın ziyan edilmesine hiç dayanamam; dibinde kalanı varsa yakınımda hemen bir ağacın dibine dökerim. Ağaç da nasiplensin, çaya kavuşsun ve çay da geldiği yerle, toprakla buluşsun. Çay böyle ummandır dünyamı saran ve dalga dalga hatıralar saçan. Çaya doyum olmaz, içmeye sözüm olmaz. Lügatlerde ırmağın küçüğü olan “çay” kelimesini kaldırmak istemişimdir hep onca dil hassasiyetine rağmen. Çay çenemi düşürdü, elim dilim kurudu. Ocaktan gelen ses çağırıyor beni, onu kıramam ve yazıyı burada keserim.

Saturday, March 14, 2020

Taksim Otobüsü

                                       _Taksim Otobüsü_

  Yorucu bir günün ardından, içimdeki dert ve tasaların ‘iftar öncesi E-5 trafiği’ gibi karmaşık bir hâl aldığını hatırlıyorum. Ağırlaşan trafikle beraber, göz kapaklarımın isyanlarla yerçekimine mağlup olduğu anlarla boğuşuyordum. Dudaklarımın sabır taşı gibi çatladığını, ağzımın içinin de nem namına bir hiç olduğunu ve tükürük bezlerimin mutfağın köşesine bırakılmış bir kumaş parçasına döndüğünü hissediyordum. “Trafik, psikolojik olarak, Ramazan günlerinin fabrika ayarlarına mı itiyor vücudumu?” diye bir düşünce geliyor aklıma ve hemen geri gidiyordu. Tüm bunlara inat, kafamı otobüsün camına, “hafif sert de olsa hiç yoktan iyidir” diyerek bir yastık nevinden yasladım. Camın titreşim frekansına göre değişik dalga boylarında ve renklerde düşlere düştüğümü söyleyebilirim. Ani fren ve korna seslerinin rüya aleminde nasıl karşılık bulduğunu tasvir edemem. 


Otobüste tepeden ‘dar ağacı’nı andırır şekilde sarkan ve bir mikrobiyoloji uzmanının doktora seviyesinde malzemeye bedava ulaşabileceği ölçüde ‘hijyene sahip’ tutacaklara sarılıp uyukladığımı hatırlayınca, “titreşimli yastık” düşüncesi “Maldivler’de tatil hükmünde” başımı okşuyor ve o yüzden mavi ama kuru rüyalar görüyordum. Yine böyle bir yolculuktu, “yorgunluk” kelimesi halimi tarif edemez; yerini “biyolojik iflâs”a terk etmişti. Derin bir sessizlik hatırlıyor ama katman katman, ilerilerden gelen uğultuyu da hissediyordum. Işıklar gözüme çarpmaya başladı; kafamın birçok tarafında camın pürüzsüz yüzeyinin ütü tesiri gördüğü muhakkaktı. Böyle durumlarda kimseye görünmek ve bakmak istemezdim, uyanır uyanmaz otobüsün arkasına giderdim bu yüzden. Arka tarafın bana verdiği konfor ‘galaksi-yıldızlı’ bir otel hükmündeydi ama bu sefer bir kara delik olmuştu. Kimsecikler yoktu, kafamı öne eğip öne doğru yürüdüm. Bu gidiş, otobüsteki normal insan kalabalığının akış yönüne ters bir gidişti. Rüyada olup olmadığıma emin olmak için tepedeki bakteri kültürü tutacaklara asıldım. Gerçekti, ama duymaya çok alıştığım “beyler arkaya ilerleyelim” diyen bir Anadolu evladı, otobüs amigosu da yoktu. Ciddi bir ikilemde kalmıştım.
Bu noktaya gelmişken, bir anımı anlatayım: Birgün yine 30A ya da 30M otobüsünde (bilen var mı güzergahı?) harici ve dahili yoğunluğun tesiri altında seyir halindeyken, fizikteki ‘ eylemsizlik’ yasasının ispatı olacak derecede konumlarına sadık yolcuların inadını delebilen bir tane bile ‘amigo’ çıkmamıştı. Ben de öğrenci halimle, utana sıkıla “Kıymetli Yolcular, otobüsün arkası da aynı yere gidiyor; ben her gün gidiyorum!” deyince, Newton’un “Kuvvet = kütle x ivme” yasasının altında ezilmiş bir fizik öğrencisinin ezik sesinin dahi mizahın gücüyle eylemsizlik abidelerini mahmur tebessümlerle ilerlettiğine şahit olmuştuk hep beraber. Her neyse, sadede dönmeliyim. Daha anlatacaklarım var.
Evet, derin bir sessizlik hakimdi otobüse ve kapkaranlıktı. Gözlerim kamaştı, “aşağıdan yukarıdan yolun sonu görünüyor” türküsü dilime dolanır gibi oldu. Kılavuzun gereği de kalmamıştı zira içeride kimsecikler yoktu. Bu uzun otobüs benim için bir “ Sırat Köprüsü” mü yoksa bir “Burak” mıydı? Kafam yine karıştı. Neden sonra Taksim’e düştüğümü idrak edebildim. “Neden geldim İstanbul’a?” nakaratını kafamdan silip attım ve ön kapıya doğru şoföre seslenerek koştum. Şoför kapıyı kitlemiş gitmiş. Zaman durdu, ve “keşke bu bir kabus olsaydı” dedim. O zaman anladım ki benim “karadeliğe” benzeyen rüyam gerçeklikle ufak bir bağ kurup beni o kadar yolcunun gözünden sakımış. Neyse ki korkum dışarıdan beni gören insanların kahkahalarıyla uçtu gitti. Bir an kendimi seçim otobüslerinden inen meşhur siyasiler gibi hissettim. Elimde çay paketi de yoktu ki ‘nazikçe’ ellerine vereyim. Konu tehlikeli güzergahlara doğru siyasi manevra yapmadan, direksiyonu kırayım hemen.
Yorulduğunuzu hissediyorum; sizi biraz dinlendireyim madem: Bir arkadaş vardı, o da benim gibi otobüslerle hemdem olanlardan ve kapıya sıkışıp “parkası dışarıda kendisi zor bela içerde” olma haline duçar olanlardandı. Hafif sıyrılınca da mizahın gücüne sığınanlardandı. Ben o sıkışma halini bir elektronun hem parçacık hem dalga tabiatının arasında kalıp yine de iş görmesine ve akmasına benzetirim. Her neyse, tarifi zor bir durum. Cam tarafında değilseniz, görüş tamamen kapanır. Biraz da kibarsanız, kendi ayaklarınızın üzerine basıp “tuzluk” misali gidersiniz. Belki de yolcularla “akrabalık” seviyesine yaklaşan yakınlığınız bu garip ahvalden tevellüttür. Kahramanımızın otobüsün her yaklaştığı durakta, biraz nefes alabilince, bir politikacı gibi el sallayıp durakta bakakalan halkı selamlaması o kalabalığın stresini dağıtırdı. Telaş vs stresle buruşmuş ve kavislenmiş yüzlere incecik bir tebessüm bırakırdı. Böyle insanlar ne değerliydi. O kadar zor zamanlarda mizahla ve anlayışla karanlığa mum yakalarlardı. Direksiyonu fazla çevirip konudan çıktım, sadede dönüyorum. Bu konuda bir hatıram ve bir mizah kahramanım daha var, unutmazsam sona saklıyorum.
Nerede kalmıştık? Taksim’de bir başıma mahsur kalmıştım, hem de körüklü bir otobüste. Ardından milletimizin mütebessim, şoförümüzün de “sinirli ama belli etmeyen baba misali” vakur bakışıyla aşağıya indim. “Sen naptın abi?” kahkahaları arasında, şoförün kapıyı henüz deşifre edemediğim bir bakışla açısını hayranlıkla ve minnettarlıkla tekrar hatırladım. Gerisini anlatmayayım, öğrenci adamım. Otobüs seferleri bitmiş. Evim Beşiktaş’ta, akılsız başın faturasını ayaklara kestim.
Şimdi ayrı bir paralel evrene bağlanıyoruz. 129K ( Taksim-Kozyatağı ) otobüsüyle gidiyordum ve tabi ki bu sefer Taksim’e doğru değil. Artık mümkün mertebe Taksim’e gitmemeye çalışıyordum. Hatta Taksim’i hatırlattığı için “taksi” kelimesine de mesafeliyim biraz. O 129K şoförünün ismini neden almadım? Merdivene her adımın atan yolcuya “hoşgeldiniz efendim, bu seferde bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederim. Şurada kolonya da var, Buyrun. Arkaya doğru Buyrun efendim!” diyen şoföre Nobel Yolculuk Ödülü neden verilmedi? Verilmese bile bu ödül neden gündeme sokulmadı? Kendimde mesuliyet hissediyorum, bu güzelliği yaymalıydım. Görevimi geç de olsa şimdi ifa ediyorum. Otobüsün içi bir festival gibiydi. Yolcular otobüsün kibar titremelerine tebessümlerle pozitif enerji katıp rezonans olurlardı. İnen yolculara da ‘iyi günler’ dileyip, “ayağınıza sağlık” deyip uğurlardı kahramanımız. O şoför hatırına Kozyatağı’na taşınılırdı ama öğrenciydik. Öyle hemen “ha” deyince taşınılmıyor ki. Şimdi nerdedir? Hayatta mıdır? Ah bileydim...
Otobüsteki yaşam olduğu gibi hayatın dağdağalarını yansıtırdı. İnişler, çıkışlar, tümsekler, korkular, kokular, bağrışmalar, platonik aşklar, üstünüzde bekleyen teyzeler, yollar, akbil sesleri, sapıklar, manzaralar, sıcak soğuk, gelenin gitmesi, yüzümüze kapanan kapılar, bozulup yarı yolda kalmalar, heyecan, kavuşma, stres...Bu listeyi siz istediğiniz gibi uzatabilirsiniz. Soğuk kış günlerinde kalabalık otobüse girmeyi hiç sevmezdim. Buğulanan gözlükler otobüsün kendine has dünyasına bir uzaylı gibi girdiğimi zannettirirdi. İlginç, aldırmaz gibi gözüküp alttan alta sırıtan tipler beni hemen gözlüğümü çıkarmaya iterdi. Göremesem de bu daha iyiydi. Arkaya da yürümez; atalet kanununa hizmet ederdim. Evet, gözlük ve otobüs arasında da ince bir perde var. Bir önceki günden hatıra halı saha maçı hatırası, gözlüğüm kırıktı ve Aksaray’da otobüs bekliyorduk birkaç arkadaşla. Onlar heyecanla bizi okula götürecek otobüsün numarasını tahmin ediyorlardı. Hala utanırım, yine bir geceydi. Bense “otobüs nerede oğlum?” diye çıkışmıştım ve bana gülmüşlerdi. Elimden tutup bana öndeki “engelli, yaşlı ve çocuklu” koltuğunu göstermişlerdi. Neden sonra her ihtimale karşı ikinci bir gözlük edinip kara gün dostu olarak yastığımın altında saklardım ve değerini hiç kaybetmezdi.
Sözün özü, yollar, vasıtalar, araçlar, binekler, bizim taşıdığımız ve bizi taşıyan her şey ve herkes bizden izler taşır ve bizde derin izler bırakır. Bu izler camın alnımın kenarına bıraktığı izler kadar geçici olsaydı keşke de bu yazıyı yazmayaydım.

Wednesday, March 11, 2020

Araba Sevdası



   Ön kaputu usulca kaldırdım, tozların akan yağlarla karışıp maddenin üç hali dışında farklı bir halini aldığı ve üzerine yapıştığı motor kısımlarına dikkatle baktım. Elime aldığım peçeteyle bataryanın üstünü özenle sildim; parçaların arasına saçılmış yaprak kırıntılarını da kaldırdım. Emektar ve emekçi arabamın park yeri genelde yaprak döken ağaçların altı olurdu, ve kaputun altında birçok sararmış yaprak bulurdum. Bunu Emektar’ın bana veda etmek istediğine yorardım acı da olsa. Emektar da o yapraklar gibiydi. Rengi solmuş, kasası artık bir ağacın gövdesi gibi çizik çizik olmuştu. Bir ara, eşim haberim olmadan, -Emektarla aramızdaki sevgi ve saygı boyutlu ilişkinin farkına varmış olsa gerek- onu yıkatıp beni mutlu etmeyi düşünmüş. Alışmış olduğum solgun rengini göremediğimden onu bulamadım bir süre. Heyecanla aradım ve uzaktan park edildiği yerden ışıl parıl baktığını görür gibi oldum. Karşısına geçtim ve “haydi yine iyisin” dedim. Sileceklerini kaldırıp bıraktım ki bu bir çeşit sevgi gösterisiydi. Tıpkı sevimli çocukların yanaklarından makas aldıkları gibi. Evet, Türkiye’de olsa üzerinde “beni yıka” arşivi bulunabilirdi ama ben tazyikli gelen yıkama suyunun ona eziyet edebileceğini düşünüp yağmurlarla yıkanmasını isterdim. Eğer, şans eseri üstü kapalı bir park yerinde duruyorsa, yağmur taneleri hemen aklıma Emektar’ı getirir ve onu, insanların hayvanlarını gezintiye çıkarması gibi biraz dışarı alıp yağmurun altına salardım. Bunun ona iyi geldiğini, yokuşlarda bana fazla çektirmeyip virajları iyi çekişiyle fark ederdim.

utangaç
Bunları düşünürken, gitmek gereken yere geç kalabileceğimi düşündüm. Emektar’a seslendim: “Haydi aslanım, nazlanma artık. Biliyorum, yorgunsun ve bunu ilgimi çekmek için yapıyorsun ama gitmeliyiz artık!”. Bazen inadı tutardı, Nasreddin Hoca misali ters de süremezdim ki. “Fazla naz şöför usandırır” deyip daha bir bağlılıkla bataryasının uçlarını usulca tekrar sildim, nazikçe yerleştirdim. İçeriden gelen elektrik aksamının tıkırtılarını duydum. Heyecanla kapıyı açtım ve yüzüme gülümseyen sinyal ışıklarına tebessüm ettim. Anahtarı tereddütle çevirdim...ve Emektar’ın talihinin de direksiyonuyla beraber çevrileceğini umarak. Emektar’ın hiç isteyeni olmadı, hep bende kaldı. Bu zaten onun bana daha da bağlanmasına sebep oldu. Ben de satmam ve satmadım da onu.

Emektarla olan geçmişimizden ve ilişkimizin başladığı günlerden bahsetmekte de fayda görüyorum. Sürücü ve binek birbirine denk olmalı, birbirini “taşımalı”. Benimki tam tanımlayamadığım bir başlangıç oldu. Yeni bir diyara, ülkeye, binbir farklılığın “kaynanayı napmalı, kaynar kazana atmalı!” seviyesinde birleşip heterojen bir topluluk oluşturduğu bir ‘eyaletler memleketine’ uçtuk. Kısa sözün uzunu, şoförlük ilk mesleğimdir burada ve bir araba sahibi olup dünya evi değil de ‘yol evine’ girmeyi medeni halimde bir değişim gibi algılamıştım. Arabam telli-duvaklı, boyalı ve yeni değildi ama gelin gibi, epeyce nazlıydı. Yaşlılığını söyleyenler uzaktan uzağa “kuma getirmemi” imâ ettiler ve ben bunları hep savdım. Ta başından, onu ilk gördüğümde kendisinden yeterli elektriği aldığıma inanıyorum ama o benim yerime bataryaya bağlandı zannederim ve elektrik alamadı. Ara ara karşılıklı atışma ve kıvılcım atışmalarımız olsa da, olsun. Gül gibi geçinip gidiyoruz.




Hiç sönmeyen ışıklar
İçimde, derinlerde bir yerde, arabamın içinde geceyi onun şefkatle kavrayan yumuşak ve yamalı koltuklarında geçirmeyi halâ salık veren bir güç hissediyorum ve bunu da araba-ev ikilemindeki sınırların hayli bulanıklaşmasına bağlıyorum. Sesine sesimi yanık bir Anadolu türküsüyle verip, gaz pedalına ilk bastığım andan itibaren zaten bir yetim edasıyla, akmaktan artık kurumaya yüz tutan gözyaşları misali, transmisyon kaçağıyla tanıdım Emektar’ı. Onu, “eti senin kemiği benim” diyen bir öğrenci velisinin endişeyle karışık rahatlığı içinde bana verdiler. O benim yollara yüklediğim hislerin, şarkıların ve çığlıkların hepsine şahittir ve sırdaşımdır. Beni anladığını, hâlet-i ruhiyeme göre ona yaklaştığımı “anlar” ve hiç sönmek bilmeyen arıza ışıklarını çekingen bir şekilde titreştirerek hissettirir. Hele bir arkadaşın evini taşımada kullanmak üzere Emektar’ı benden istemesi karşısında, kızı istenilen bir babanın derinliği ölçüsünde bir “tamam” demişimdir ki nasıl unutayım? Feleğin çemberinden zaten geçmişti, yüz yetmiş bin mil yolu bileğinin, vitesinin hakkıyla almıştı. Eski topraktı, çok mekanik usta eli de değmemişti. Nice aşılmaz gibi görünen mesafeleri sırtlamıştı ve evimizin bir ferdi gibi olmuştu. İçindeki fiziki genişlikle beraber insanın içini açan bir rahatlığı da vardı. Çocuklar kendilerini o kadar rahat hissederlerdi ki fark etmeden çoğu zaman kemerlerini çözüp orta tarafa gelmeye çalışırlardı. Emektar’ın içinde hemen hemen bir evde olabilecek her şey vardı. Başlıyorum, ayakkabılar, elektrikli süpürge artık Emektar’ın demirbaşıydı zira daimi ihtiyaç listesinden o seviyeye terfi etti üstün hizmetlerinden dolayı. Neden ayakkabı dedim? Ben de dahil çocuklar Emektar’ın dünyasına girer girmez ayakkabılarını çıkarırlardı çünkü bir ev bilirlerdi. Onun sunduğu “yolcuperverliği” hissederlerdi. Eve dönerken Emektar’ın beşik frekansında salınım yapan koltuklarında uyuyunca pabuçlarını unuturlardı. Hatta bazen ummadık yerlerden çocukların teki kalmış ayakkabıları çıkardı ki bu Emektar’a ayrı bir nostaljik ve ailevi değer katardı. Temizlik için yeterli doygunluğa ulaşınca yerde ufak bir bakteri habitatı oluşurdu zannederim. Emektar’ın, kendi durumu gibi, sürekli değişen bir kokusu vardı ki eşi benzeri olamazdı. Kâh arka tarafına konulup unutulan kebaplar kâh ayakkabı bağcıkları kâh da yere dökülüp akmış sıvı sabun ya da vites yağı. Hatayla koyduğum oto kokusunun da hakim mahalle baskısına dayanamayıp fıtratının gereğini yapamadığına şahit olmuştur bu okur-yazar şoför. Tüm bu özellikleriyle sevimli gelirdi bana Emektar. Mesela, kendisi de bir hata yaptığında hemen dönmesini bilirdi. Bir gün, I-880 denilen ve bir uçağın iniş yapabileceği çevre yolunda en sol şeritten saatte 80 mil hızla ilerlerken birden tüm göstergeler söndü, ve Emektar sanki boyunduğundan kurtulmuş ama çatlamış bir at gibi soluğu emniyet şeridinde aldı. Cürüm büyüktü, bizi tehlikeye atmıştı. O kadar kolay kalkabileceğini zannetmiyordum altondan. Kapağı açtım, üfledim, sildim ve yarasının olduğu bataryasına dokundum. Kalp atışları normale dönmüş bir hasta gibi hafif bir kıpırdanma yaşandı ve gitmesi gereken yolu tamamladı. İşte böyle de hatasından dönmeyi bilirdi Emektar.

Emektar'in Gölgesinde
Gel gör ki, zamanın hızla akan dişlileri onun paslanmış dişlilerini de öğüttü. Ben onu almadan önce, kayın biraderim evinin altındaki garaja bırakmıştı tıpkı cami avlusuna bırakılan bir yetim gibi. İçi dükkan deposu gibiydi. Çalışmıyordu. Sahibi onu bana hediye etmek için allayıp pullamadı, ama akan yağını sildi ve sürekli bir ney gibi inleyip yağ dökeceğini söyledi. “Doğru” dedim, bazı yaralar kapanmaz. Emektar’ın şanzıman çatlağının giderilmesi için kendi fiyatından daha fazla para gerekeceğini söylediler ustalar. Her hafta ben düzenli olarak yağını içiriyordum ve bu da onun tam istediğiydi. O kaput açılacaktı bir kere, sanki ağzını açar gibi dökecekti derdini. O benim hep çekmişti derdimi ve böylece vermişti dersimi. Gece telefonlardan umudumun kesildiği yerlerde, ormanlı yollarda onun ışıklarıyla yolları kestim ve evime ulaştım. Eşimle en nazenin ve içten muhabbetleri gözlerimizi onun penceresinden ufka diktiğimizde işledik ilmek ilmek. Onu atmak ne demek? Aradan epey zaman geçti. Artık Emektar da razı oldu bir köşede beklemeye. Yeni bir araba geldi ve iyi anlaşıyorlar. Hatta ondan iki kablo yardımıyla da olsa elektrik aldı ve nostaljik bir tura çıktı. İki aşık gibi dolaştık dağların eteğinde, sevinçle. Ardından garajın içine koydum onu. Çocuklar yine içine giriyor, oynuyor ve evde hürmet gören bir dede gibi başımızda duruyor. Kendimi bir vefasız gibi addediyorum ama ondan bir işaret bekliyorum. Aslında herhangi bir işaret ya da sinyal vermediği zaman geri dönüşüm şirketine vereceğim ki parçalarıyla başka arabalarda yaşamaya devam etsin. Bende çokça resmi var, hatta albüm bile yapabilirim.