Sunday, June 16, 2019

Babam ve Kalbinin Duvarlari



Bir kelime alalım elimize, o kelimeyi bir dürbün gibi yaklaştıralım gözlerimize ve bakalım uzaklara. Hayalen gidelim, gidelim ve karşımıza çıkan ilk durakta duralım. Ellerinde ağır bir kutu taşıyan, beli bükük, çelimsiz ama vakur bir adam çıkıyor karşımıza. Sonra seçtiğimiz kelimenin “kutu” olduğunu hatırlıyoruz ve birden büyü bozuluyor. Etrafı ışıldayan taşlarla süslenmiş, çeyiz sandığına benzeyen bir kutu. İçinde ne olduğu bana muamma, ama taşıyan “amca”nın hayli zorlandığı belli. Biraz daha yaklaşıyorum ve etraftaki diğer insanların sadece silüetlerinin kaldığını, seslerin boğuklaştığını ve adamcağızın yüzünün gözlerimi kendisine kilitlediğini fark ediyorum. Evet, bu “o”. Kutusuna sanki dünyasını ve bir ‘uçak kara kutusu’ gibi, tüm cemaziyülevvelini saklamış; ağır adımlarla ilerliyor. Haykırmak istiyorum, olmuyor. Küçüldüğümü, hafifleştiğimi ve yükseldiğimi hissediyorum. Sanki havadaki bir gaz zerresi gibi, buğulu bir akışla beni içine soluyor. İçeri, eskimiş ciğerlerine oradan da ruhuna nüfuz etmek üzere yolculuğa çıkıyorum. Hayal dünyama verdim dizginler, beni bir molekül yaptı ve girdim onun dünyasından içeri.


Son bakışı her zamanki gibi çok keskindi, beni sarstı ama girmiş oldum bir kere. Kutusunu hala bırakmıyordu, çünkü onda kendini buluyordu. Mazisini gururla sırtlanıyordu. Kendisi de derindi bir kuyu gibi, insanlara güzel duygular yaşatırdı serinliğiyle; ama alabildiğine, kimsenin içinde ne olduğunu bilmediği “kutu”muz gibi derin ve kapalıydı. Başka çarem yoktu ki iç dünyasına girmeye, bir zerreydim artık. “Baba, beniiiiiiiimmm, içindeyim, kalbindeyim ve damarlarında dolaşıyorum!”

Uzun bir yolculuk, zannederim vücudunun her hücresine girdim-çıktım, yılların getirdiği bilinmezliğe inat. Bir an düşünüyorum, tekrar o tertemiz ama buruş buruş olmuş akciğerlere girip çıkmamalıydım. Kalmalıydım ki bileyim daha çok. Derken, kalbe geldim, ve inanılmaz bir şey oldu. Kalbinin kıpkırmızı ve ışıl ışıl cidarlarını yoklaya yoklaya ilerlerken yumuşacık bir dokuya yapıştım. Burası sanki bir merkez gibi bir yerdi. Burada oturup kalbinin özünden seyre daldım geçmişi. Sanki bir sinema perdesi gibi, hiç bitmesini istemediğim bir film gibi sonunun “kavuşmayla” bitmesini arzu ettiğim. Bir ara, kutunun içinde sığmış fedakarlıkları göründü. Bir sahne indi yukarıdan ; bizim daha iyi okullarda okumamız için, çalıştığı yerden başka bir şehre bizi yerleştirip her hafta gidip gelmeleri aklıma geldi. Bir şey daha fark ettim.

Kalbi sessiz de olsa benim düşüncelerime, hislerime göre değişik sahneler gösteriyordu. O yüzden, artık ona “Sen” diye seslenebilirdim. Gerçi askerdin, yüreğin pek sesin toktu. O zamanlarda, sesinin odayı titrettiğini hatırlıyorum ama şimdi o titreşimlerin hep şefkat dalga boyunda ama yüksek tonlu olduğunu anlıyorum. Burada bile sanki “kutu” hafiften silkeleniyor ama çok değil. Ben sokağa her çıkarken, “nereye, kimle, ne zaman?” sorularınla, bastırmakla imtihan olduğum karışık hisler salardın içime; ama ‘merkez’de şimdi görüyorum ki yine koruma ve şefkat kanatlarının çırpınmasıymış o sorular! Babamın kalbindeki, “merkez” diye adlandırdığım bu hassas nokta sanki bir sinema perdesi gibi yansıtıyordu eksik kalan konuşmadığımız imkanları.

Derken renkler değişmeye başladı, sanki yağmur mu yağıyor ne? Merkezin duvarları sarsılmaya ve daralmaya başladı. Yavaşladı da. Merkeze bakıyorum, perde kalkıyor. Kutu sallanıyor. Ablamın bembeyaz gelinlikler içinde odaya girdiği ân netleşmeye başlıyor. Kendisi grilikten çıkıyor. Ayaklarımın altından gelen titremenin gözlerimi dahi tesir altına aldığını fark ediyorum zorla; çünkü kendimi görebilmek için öyle kasıyordum ki...Çünkü yoktum o düğünde. Belki babamın oğlunun yanımda görme isteği, kızını gurbet ele yollama ızdırabı bir aradaydı. Sarılıyor ablam babama, gömleğinin göğsüne iki damla düşüyor ablamdan, benim de başıma iki damla dokunuyor. Meğer bu babamın içine akıttığı gözyaşıymış. Birden kapanıyor her şey, bilmiyorum neden.

Ara vermeliyim biraz, fakat gözüm yine yine kayıyor merkeze. Hiç görmediğim bir âna gidiyorum, olamaz. Bu annem, genç, ne kadar da güzel. Kalp sürekli bir devinim ve inkılap halinde zaten, benim buradaki misafirliğim gitgide zorlaşıyor. Ben de havadaki bir su damlası gibi, yoğunlaşıyorum. Babamın kalbi heyecandan sanki zıplıyor, titriyor ve ben içine iki damla yaş bırakıyorum. Annemi buradan izlemek ne kadar da güzel. Buharlaşıyorum, yolculuk tekrar başlıyor. Anlaşılan babam annemi kalbinin öyle bir yerine yerleştirmiş ki çeyiz kutusu gibi, sadece annem açabiliyor.

Evet, babam beni hep sevdi, endişeli bakışlarına emanet etti şefkatini. Yaradan’a emanet etti beni, ve uzaktan seyretmeyi yeğledi. Belki de korktu beni kırmaktan, ya da kırılmaktan. Bu yakınlıkta boyut kazanan uzaklığı hep fark ettim. Kuantum fiziğinin belirsizliği ve girişimi gibi, yakınlık ve uzaklık içkin oldu. Benim hayali seyahatim, belirsizliği çökertti ve babamın içindeki ışıkla gözlerim kamaştı kilitli odaya giremesemde. Bu yazıyı babama hediye edeceğim, ve böylece seyahatimi onaylayacağım beni göremese de. Dünya öyle bir yer ki en sevdiklerinden seni yırtıp alıyor, bir kenara atıyor. Baba, seni çok seviyorum, dünyayı da sevmem de seni bana sevdirdiği için ve ötede sana kavuşmama sebep olacak sallantılı vs nostaljik bir köprü olduğun için beğeniyorum.

Wednesday, June 12, 2019

KOPRU


     
     Soluk soluğa, kalabalığı yararak ilerliyordum. “durun, yapmayın; bu bir tuzak” diyordum sesimi kalbimde hissedip haykırırcasına. Derhal birliklerin hepsine haber vermeliydim, köprünün üstünde tatbikat olamayacağını. Normal bir duruma benzemiyor bu, askeri akşamın dokuzunda kışladan çıkarmak nasıl bir hezeyandır? “Verilmiş sadakamız vardır belki” diyerek cılız da olsa bir umutla ulaşabildiğim herkese ulaşmaya çalışıyordum. Verilen bir emri durdurmak pahasına, bundan dolayı başımın derde gireceğini bile bile 1.ordu, 2.ordu, Deniz Kuvvetleri, Özel Kuvvetler...aklım karışıyor, ruhuma sanki zift akıyordu ve ağır ağır içimi eritiyordu. Gözlerim yerinden fırlayacakmış gibiydi, uzanıyordum bir kurtuluş ipi gibi kuyunun dibinden. Bu bir tuzak...Bu bir tuzak...Tüm birlikler geri, asker kışlaya. Hava Harp Okulu öğrencilerinin ne işi var orda? Öğrenci bunlar, ve en kötü haberi alıyorum. O masumları bir nasipsiz otobüse doldurup köprüye yollamışlar. 

   -Beni okul komutanına bağlayın -Baş üstüne, komutanım! Aradan geçmek bilmeyen bir dakika geçer. -Buyrun komutanım, tuğgeneral... -Sus! Çabuk geri çağırıyorsun o arabayı! Telefon kapanır. Güvenemedim o adama zira hızlıca büyüyen kanserli bir doku gibi yayılan bir bela vardı. Arabanın yerini öğrendim, en yakındaki birliklere haber verdim ve araba durdu. Öğrenciler yuvaya geri uçtular. İçimdeki hafifliğin beni havaya uçuracağını zannettim. Metastaz yapmıştı artık bünye, Mehmetçik’e kazan kaldırtıp sonra o kazanın içindeki lime lime edeceklerdi. Şehrin üzerinden alçak uçuş yapan uçakları görünce hakikat hayal arasında büyük bir Araf çukuruna düştüm. Elimden geleni yaptım mı? 

    Artık telefonumun çalmasını istemiyordum; bir sükut oldu içimde. Sanki dünya durdu. Haberler duyuyordum. Telefonum değil ama ben titriyordum, gözümden akan yaşın yanağımdan aşağı menderesler çizdiğini gördüm karşımdaki aynada. Bir ses yankılandı; ve cesaretimi topladım! Gözümden akan yaşı sildim ve açtım telefonu, -Komutanım, Barbaros ve Piri Reis adlı fırkateynler Marmara Denizi’nin 4 mil açığında İstanbul’a doğru ilerliyorlar. -Kimden emir aldılar, Allah belalarını versin! Kimde dizgin o gemilerde? Her şey karman çorman, o gemilerin çıkmasına engel olmak isteyen esir alınmış. Kim bunlar? -Komutanım, ellerinde Genel Kurmay’dan emir olduğunu söylediler. -Başlatmasınlar şimdi. Kim durdurabilir o gemileri. -Komutanım, aklımda bir şey var; ama ikimizin de başını yakabilir. -Anladım, tamam yaz. Altına imzayı atarım ben, mesele vatanın selameti. Bu saçmalığı durdurmalıyız. 
   
     Televizyonlarda gelen emirle kalkan gemilerin geri döndüğü haberi yayıldı, fakat kötü haberler de geliyordu. Yüzlerce sivilin katledildiği haberi bir ok gibi saplandı kalbime. Silahımı aldım, alnıma dayadım ama aklıma biricik anacığımın, cephede şehit düşmüş kardeşimin ve eşimin yüzü geldi. Dayanamadım, bir yaş daha damladı kızarmış gözlerimden. Elim titriyordu, o kanlı yaşın silahın üzerine düştüğünü gördüm! Harp okulu günlerim gözümün önünden geçti, bir “âh” çekip derinden “buraya kadarmış” dedim. Ardından, harviyelilerin evlerine döndüğünü öğrendim. Bir sigara yaktım, ve yükselen dumanının şehirden çıkan kara bulutlarla kesiştiğini gördüm. Telefonumun tekrar çalmasını istemiyordum artık, kalbim kaldıracak gibi değildi bu yükü. Aşağıdan sert bir şekilde yükselen ayak sesleriyle irkildim. Kapıyı zorlamaya başladılar. İçimi bir ürperti aldı, elime gözyaşımla ıslanmış silahımı aldım ve gözlerimi kapadım...

Bir Kutu Hurma


    -Bir Kutu Hurma Ardından-
   Ramazan ayının sıcak günlerinden biri, hayli yorgunum onca saat dersin ardından. Boğazımı suya hasret, damar damar çatlamış toprak gibi hissediyorum. Aheste aheste ilerliyorum. Kafamda soru işaretleri var Ramazana dair: “Kimi çağırsak; ya sahura kalkamazsak okulda ne hâle gelirim; çocukları nasıl alıştırabiliriz? vs” “Nerede o eski Ramazanlar?” meselesine girecek mecalim de yok. Ânı düşünüp sadece, isyanlarda olan midemi düşünüyorum derin derin; fakat gizli kapaklı Ramazanı nasıl kolaylaştırabileceğime dair doneler arıyorum. ‘Oruç tutmama’ gibi bir ihtimali hiç düşünmedim, bundan dolayı sırtımı sıvazlıyorum gururla. Geçinip gidiyoruz Ramazan Efendi’yle; hani kendisi de onbir ayın sultanı, edeple bahsediyorum kendisinden gördüğünüz üzere. Tabi ki Türkiye’de ve dışarıda Ramazan havası ciddi farklılıklar arz ediyor. Türkiye’de içinize çekiyorsunuz havayı oksijen, azotun yanına ekleyerek; kulağınızı hızlıca “segâh nehri”nde akıp giden ezana emanet ediyorsunuz, hele bir de Konya’nın geleneksel iftarındaysanız midenize sanki ‘dolu yağıyor’. Akabinde, dolu vurmuş midenizin sedalarıyla eda etmeye çalıştığınız akşam namazında 20 saattir beklediğiniz yemekleri içeride tutmak için seferberlik halinde kasılıyorsunuz. Ardından, kalbiniz “çay çay” diye aritmiye girer, hele bir de teravihe az kalmışsa, ve mahallenizin hocası herhangi bir hava yolu şirketiyle gizlice anlaşmak üzereyse teravih farklı bir boyut kazanır. Arkada gülüşen çocuklara katılmak istersiniz ama nafile, en ön safa düşmüşsünüzdür. Hocaya yetişmeye çalışan, camideki yaş ortalamasını hayli yukarıya çeken hürmete müstehak amcaların koluna giresiniz gelir, zira hocayla ciddi bir mücadele içindedirler. İşin izahı çok yapıldığından ben biraz mizahına kaçtım olayın, fakat bunu lütfen o zamanlara olan özlemimle tevil edin. 
   Sahur ise bambaşkadır; kaşık seslerine karışan beşerî sessizlik ilginç sorularla ve ağız kaynaklı yansımalı seslerle inkıtaa uğrar. Beklersiniz hocayı ki sabah ezanını da teravihteki nâmıyla okusun fakat makamda ciddi ve mahmur bir değişme olur. Gözlerinizi açık tutabildiğiniz müddetçe sabah ezanını dinlersiniz. Sabah namazına camiye gitmek yiğitlik gerektiriyor; yapmadım değil ve hala özlerim. İşte böyle, Türkiye’mizde farklıdır Ramazan ve çocuklarımın şimdilik o havayı alamamış olmalarını bir kayıp olarak görüyorum. 
   Gelelim gurbetin, ve artık “ikinci evimiz” olmuş bu güzel ülkedeki atmosferin atkılarına sarılmış Ramazanının aklımıza düşürdüklerine. “Kuru fasulyenin faydalarına geleceğim” gibi bir temayül sezdim kalemimde ama durdum. Ramazan’ın güzelliğine kapılıp giden üslubumda sürç-i merâm etmişsem açlığıma verin, lütfen affedip geçin ve Ramazan kazanımlarınıza boyut kazandırın. Benim Kaliforniya’mdaki Ramazan nasıl ruhuma akıyor, paylaşmaya çalışayım. 
   İlk geldiğim günlere gidiyorum hazırsanız. Okulda yeniyim, ve tek “yabancı”yım hem kendime hem etrafımdaki insanlara. Duruşu, belki kılık kıyafeti, “-t”lerin üzerine “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım…” der gibi bastıran aksanı, yalnızlığı, gelecek her hayra muhtaçlığıyla bir başımayım. Arayış derin, buluş uzak duruyor. Bir ara, yanıma altmışlı yaşlarda, yüzündeki kasların artık tamamen gülümsemeye kalibre olduğu Ms. Chabre geliyor ve diyor ki: “Bilal, eşini gördüm ve tanıştığımıza çok mutlu oldum. Size helal et alabileceğiniz bir yer tavsiye edeyim!” Başörtüsünden helal ete estetik ve manidar bir geçiş yapıyor. Tabi bu, ailece bizim unutulmazlarımız arasına girdi. Bu sözleriyle bizi sanki kucakladı sımsıkı. Bir başka mücevher gibi parlayan köşe taşı şahsiyetse Dr. Suzanne oldu. Ailece yaşadığımız sıkıntı için dertlendi, ve ertesi gün bana “dua etmek için tüm kiliseye haber verdiğini” söyledi. Yine aynı insanlar benim bir göçmen olarak geldiğim şehirde kolayca ev bulabilmem için tüm veli ve öğretmenleri seferber etmişlerdi. Dokunaklı. Annesi geliyor Dr.Suzanne’in ve benim 3 yılı aşkındır annemi görmediğimi duyuyor. Gözleri doluyor, hızlıca yanıma gelip sarılıyor nemli gözlerle. “Senin ve annen için dua edeceğim!” diyor. Böyle geçiyor işte zaman; ve geliyoruz Ramazana ve artık zaman geçmiyor. Zor. Çocuğumu almaya gidiyorum bir ara. Oğlumun arkadaşının annesi geliyor ve “Bilal” diyor. Gözlerinin ışıl ışıl parlamasıyla beraber, ağzından mahçup bir edayla “Ramadan Kareem” kelimeleri saçılıyor inciler gibi. Dokunuyor bu sözler bana, ve ardından diyor ki: “Biliyorum, siz Ramazanda hurma yiyorsunuz, o yüzden lütfen kabul et; başka bir şey bilemedim!” diyor ve o küçük hurma kutusunu uzatıyor elime. Benden daha mutlu oluyor kendisi. O hurmaları hala yemedim; arada dolaptan çıkarıp bakıyorum. Bana her zaman Ramazan havası estiriyor. İlerleyen yıllarda “nerede o eski Ramazanlar” diyeceksem bu hurmalara bakıp bakıp dururum. Fotoğrafını da çektim…
   Son olarak, Heather’dan bahsedip bahsi kapatayım. Öğretmenler odasında yemeğini açıyor, beni görüyor ve ânında toparlanmaya koyuluyor. Özür diliyor, başka bir yere gitmek istiyor. Ben durduruyorum, ve “sen gidersen ben çok üzülürüm!” diyorum. Oturuyor tekrar, ama konuşmalar devam ederken benimle göz göze gelince usulca ekmeğini masanın aşağısına indiriyor suçlu bir çocuk gibi. Evet, bunlar ufak tefek hatıralar zihnimde ama Ramazan tüm büyüsüyle etraftan hatıralar topluyor heybesine ve hayran kıldırıyor heybetine. Bu arada, hurmalar hala duruyor, bugün açmaya karar verdim.  Dilerseniz buyrun gelin! Fotoğrafı var, yazısı da çıkarsa artık bir nevi “ölümsüzleşmiş” olur. Umarım, Ramazan tatlılığını hiç eksik etmez üzerimizden. Şiir şiir, şarkı şarkı yayılır gönüllere ve gözler önüne “insanlığın güzelliği” pasajları döker! Bu vesileyle, bu yazıyı göz gezdirmeyle dahi olsa okuyan herkesin Ramazanını tebrik ederim.

KHK


 KHK

   Bir LEGO oyuncağının, odanın içinde dağılmış parçaları gibi dağılmış kelimeleri bir araya getirerek, üç harfin uğursuz bir şekilde bir araya geldiği KHK kelimesini hedefleyelim bu yazımızda. Ortaya çıkan her anlam, bir ok gibi çıksın yerinden ve o asık suratlı ‘üç harfli’nin kan, gözyaşı ve terle lekelenmiş göğsüne saplansın. 

   Evet bu eğlenceli bir oyun değil, dağılan hayatlar, kayıp giden yaşamlar, işler, evler ve kariyerler varken kelimelerin ne haddine bu dramı tasvir etmek. KHK dediğimiz, benim şahsen adını bile anmaktan rahatsız olduğum, ‘tek dişi kalmış’ bir sistemin her yuvaya kendisiyle uzandığı modern bir kırbaç aslında. Kölelerinin ve esirlerinin sırtında şaklayarak, izleyenlere de korku salarak heybet gösterişi yapan bir ceberut. 
   Bazen büyük resime kapılıp küçük detayları kaçırıyoruz. Bazen de detaylarda boğulup büyük tabloyu göremiyoruz. Ne yazık ki dramın bu çağdaki çapı o kadar geniş ki uğramadık tek kapı bırakmamış. Her gelen detay tekrar bizi silkeliyor; sarsıyor ve büyük resmin gölgesinden bir nebze sıyırıyor. Şu süreçte kimsenin derdi başkalarınınkiyle karşılaştırılarak küçümsenemez. Her bir dert, sıkıntı ve bunalım ağırdır, ve kişiyi hayatının orta yerinden vurur. 
   Ayaklarımız gurbeti vatan addedebilmenin sancısıyla ve minnettarlığıyla ilerlerken göz ucuyla ve “acaba”larla da Türkiye’yi dikizliyoruz bir siperin arkasına gizlenmişçesine. Dürbünü kullanıp tekrar büyütüyoruz bir manzarayı. Görüntüden önce bir çığlık ulaşıyor kulaklarımıza fizik kurallarına münafi olsa da. Üretken, sempatik, bir derya ve onu besleyen çağlayanlar misali bir doktor ve akademisyen geliyor dürbünümüzün ucuna. “9 ayım kaldı” diyor ve artık yorgunluğun verdiği sitemle müstebit bir idarenin baskısının Azraille uğraşmaktan zor olduğunu ifade ediyor. Binlere mezar olan Meriç’e kendini salmayacağını, çığlık çığlığa ölmek istediğini seslendiriyor. Kendisinin ne kadar pozitif, sempatik ve inanç dolu olduğunu bizzat tanışarak ve yazışarak anlamıştım. 
   Haluk Savaş’ın sedası beni sabah okula giderken yakaladı ve gün boyu yankılandı kulaklarımda. Ölümün ayak seslerini işiten ve mağaradan ışığın ucunu görmek isteyen bir dünyaydı onunki. Sitemi derindi. Sesini duymayan yığınların son bir ümitle, son bir çığlıkla uyanacağını uman. 
   Kendimizi onun yerine koyalım; pasaportlara bağlanmış nice hayatları düşünelim. Pasaport bende artık kenarları açılmış şekliyle bir darağacını resmediyor. Haluk Hoca bir baba, bir insan ve sadece hayatta kalmak istiyor sevdikleriyle. Bir hükümetin hizmet götürmekle mükellef olduğu kendi insanına, bu kadar eziyetini koyabilecek bir düzlem, bir mekan ya da ufacık bir kara parçası bulabiliyor musunuz?
   “Dünyayı dar etmek” tabirinin KHK eliyle insanımıza dayatıldığı günlerden geçiyoruz. Daralan dünyadan sıyrılıp çıkmaya çalışanlara sınır kapısı değil de kabir kapısını işaret eden bir görevli geliyor gözümün önüne kendisiyle uğraşmanın “Azraille uğraşmaktan daha zor” olduğu. Zulme maruz kalmış toplumların, Uygurların, Rohingyalıların, Filistinlilerin, Ermenilerin, Yahudilerin, Kızılderililerin hayat hikayeleri bize tarihin levhalarında kalmış ya da ‘uzaklarda bir yerlerde’ gerçekleşen olaylar olarak geliyordu. Artık gözümüzün önüne geldi, ‘insanın insanın kurdu olabileceği’ ve vicdanını cüzdanına haset ipiyle bağlamış bir yığının her şeyi yapabileceğini  gösterdi gaflet gözümüze. 
   Rüzgârlı, fırtınalı ve buz gibi bir geceye uyandı gözlerimiz sabahı beklerken bir umutla. Kelimeleri iç dünyamda dolaştırırken, ışığını gizli kalmış yerlere tutarken ben de donakalıyorum. Haluk Hoca’nın sesi tekrar geliyor kulağıma. Artık uğraşmak istemediğini, huzurlu bir şekilde hayata dönmek istediğini, bunu hak ettiğini ama alamadığını düşünüyorum. Elimi uzatıyorum ama benim elim KHK gibi güçlü ve uzun değil ki. Hemen iteleyiveriyor elimi, bir darbe vuruyor ve acıtıyor beni de. Sanki Haluk Hoca’nın pasaportunu yüzüme çarpıyor ve “git buradan” diyor avına başka kimseyi yaklaştırmayan bir vahşi misali. 
   Haluk Hoca’ya uzanmış elimi semaya kaldırıyorum ben de. “Ya Rab!”, diyorum ve ekliyorum. Tüm gözleri Yaratan Basîr Sensin, görmeyi, ışığı, gölgeyi, retinayı, sinirleri yaratan Sensin. Kendi görmeyen hiç görmeyi yaratabilir mi? Tüm bunları görüyorsun, biliyorsun, belki mühlet veriyorsun; bilemiyorum, “anlaşma şartları” Sen’de ve ben buna Razıyım. İnleyen kullarının “çığlıkları” da eklendi bu velveleye, duyuyorsun da. Artık bekliyorum sadece, bu dediklerim de şahit olsun hepsini Sana havale ettiğime. Mazlum, mağdur ve mahpus kullarına yardım et. Yusuf(as) zindana, kuyuya suçlu olduğu için düşmedi, bu insanlar da bu baskıya suçlu oldukları için maruz bırakılmadı. Yusuf düşmeseydi zindana melik olamayacaktı; tabir edemeyecekti rüyasını melikin ve kuyuya düşen çocuğa bedel belki binler çocuk kıtlığa düşecekti. Yusufların hepsi zindanda, darda ve sıkıntıda. Sen hayırlara tebdîl eyle!

Monday, June 10, 2019

Cizgili Pijamali Cocuk`tan kalanlar



Çizgili Pijamalı çocuktan Kalanlar
   
“Çizgili pijamalı çocuk” ismini duyduğum ama şu zamana kadar istifade edemediğim bir eser ve kitabın satır aralarında mana avcılığı yapmadan önce filmini izlemiş oldum. Film önemsiz gibi görünen ayrıntılarda güçlü anlamlar ve duygular vermeyi becermiş ve unutamayacağım filmler listeme dahil olmuş oldu. Ayrıca kitabını da okumaya karşı içimde durdurulamaz bir iştiyak oluşturdu. Filmde beni en çok etkileyen noktaları önünüze dökmeye çalışacağım içimden yansıyan yönleriyle ve dağınıklık içinde büyük resmi görmeyi irfânınıza havale edeceğim. 
     Bruno’yu “yalnızlığın çocuğu” olarak tanımlıyorum. Bruno rütbeli bir Nazi askeri olan babasının ilk çalıştığı yerde oldukça mutlu, arkadaşlarıyla kaynaşmış bir portre sergiliyor ama aynı zamanda savaşın da çocuğu zira arkadaşlarıyla her fırsatta askercilik, pilotluk oyunları oynamaları bunun tezahürü. Babası özel ve ‘gizli’ bir görevle göz önünden uzak bir yere terfiyle tayin oluyor. Olayların kahramanı Bruno ve tüm film şeridinin Bruno etrafında dönmesi çocuk kalbinin hassasiyetinin ve çocuk psikolojisinin savaştan nasıl etkilendiğini gösteriyor çok dokunaklı bir şekilde. Hele Bruno’nun aşırı meraklı yapısıyla, arka bahçedeki çiftliğe gitmek istemesi ve ailesi tarafından engellenmesi toplum içine sinmiş “yahudi düşmanlığı”nın nasıl da soykırıma dâyelik ettiğini gözümüze sokarcasına gösteriyor. Bruno’nun ışıl ışıl gözleri, içeriye giren yaşlı hizmetçiye dikiliyor özellikle pijamalarına...Aile durumun farkında, “onlar biraz farklı” diyerek vicdanlarını susturmaya çalışıyorlar. Bruno’nun köpürüp taşan merakı artık evin dışına sokuluyor ve kurduğu salıncakta savaş boyası çalınmış çocukluğunu yaşamaya çalışıyor; yaralanıyor ve yaşlı hizmetçi bir doktor ‘gibi’ tedavi ediyor ve Bruno’nun keskin zekasını ayartıyor. Evet, hizmetçi yahudi ve bir doktor ama ikna edemiyor küçük hastasını “doktorluk eğitimi almışsan; demek ki çok iyi değilsin” cevabını alarak. Küçük vicdan temiz, berrak ama çevredeki sirayet eden öteki düşmanlığından nasibini almışlık sızıyor. Bruno her bir nesneye sinmiş soykırım kokusunu hissediyor ama kendisini dikenli tellerin arkasındaki dünyanın merakından alıkoyamıyor çocukça bir içgüdüyle. Biri var orada, bir çocuk, arkadaş ama arkadaş nasıl olacaklar? Bruno’ya evdeki hizmetçi bile “efendim” demiyor mu? Ama bunlar hep yapay kalıplar, çocuğun dünyasının dalgalarına dayanamaz. İsmi garip, Shamuel, anlamıyor Bruno ve üzerindeki numaralara takılıyor. Gözlem gücü harika, ve tellerin ardındaki dünya yavaş yavaş perdelerini aralamaya başlıyor. Eller buluşuyor tellerin arasından. O teller öyle güçlü ki sanki cennet ve cehennemi ayıran Sırat Köprüsü gibi. Cennetten bir el uzanıyor azap içindeki Shamuel’e. Çocuk yüreği öyle engin ki Shameul çok eziyet görüyor Bruno’nun korkması yüzünden bir askerden; ama affediyor hiç kini kaldırmayan yüreğiyle. Bence gerçek kahraman Shamuel bu eserde, koca yürek cismi küçük ve yaralı olsa da. Emir askeri teğmene dikkat ettiniz mi? Bir kompleks abidesi yıkılası ve özünde bir ‘yahudilik’ olduğu Bruno’nun babası tarafından ‘çözülüyor’. Yahudi kelimesi bir tabu, kimsenin tahammülü yok dizinin dibinde ocağının ta merkezinde de olsa. Oğul babadan kaçar olmuş, ne belaymış yahudi olmak. 
   Düşünün günümüzdeki “FETÖ, Kürt, Alevi, Ermeni, Ateist, solcu” vb nasipsiz kelimeleri. Ne kadar da benzer hikayeler değil mi? Bir ilginç olan şeyde beyinlerin yıkanması ve yapılacak ağır zulümlere çocukların bile inandırılması. Bruno’nun ablası çocukluğu atlayıp geçiyor, teğmene olgunlaşmamış bir ilgi besliyor ve bir Nazi kökü aşılanıyor bünyesine, çocukluğunu kaybediyor propagandanın amansız istilasıyla. Ama annenin bakışlarında hep bir hüzün ve endişe ki önsezi aslında aynı yastığa baş koyduğu kişinin bir canavar olduğunu ve neden bu ıssız yerlere geldiklerini. Kurumamış bir vicdan hakikati haykırır, evet anne geç de olsa ikinci kahramanı oluyor hikayenin bence. 
    Alman askerleri çok kötü planlar peşinde, düşmanlığa sınır yok ve uzadıkça soykırımı peyda ediyor bu azgınlık. Hele gerekçeye bak; iflas etmiş insanlık emrine aklı da alıyor ve diyor: “Bu farklı, düşük topluluğu “yakmazsak” büyük ulusu kuramayız ve bir intikam alıyoruz”...Birden aklıma bir sahne damlıyor gözyaşı misali. Perişan Shamuel’e Bruno inanılmaz birşey söylüyor: “Bizim düşman olmamız gerek, biliyor musun?” Bu hezeyan Bruno’ya ait olamaz, ‘çocuktan al haberi’ ve insanlığa bak çocuğun etrafındaki. Eden bulur dünyası, çok acı bitiyor hikaye ama çok acı. O kadar gadre, vahşete, azgınlığa ve felakete rağmen bir ümit vardı içimde. Bruno’nun katil babası ne yapıp edip oğlunu çıkarırdı tellerin ardındaki cehennemden. Kampta sayı artmıştı, ve yer açılmalıydı ateşlerle. Bunu da gördü insanlık, ve en derin ateşli kutularda kaybetti vicdanını. 
   Ümit ettiğime utandım Bruno’nun kurtuluşunu, zira diğer masumlar o kurtulsa bile beklenen kadere yol alıyorlardı. Alman ulusu üstündür, doğal seçilime göre zayıf, hastalıklı, engelli ve düşük profilli ırklar silinmeli ki Alman gururu tüm haşmetiyle belirsin; hak ettiği koltuğa otursun. İnsanoğlu yaptığı cürümlere rasyonel açıklamalar bulunmada pek mahir. Baba koşuyor, anne ağlıyor, nazileşmiş ablanın dizleri çözülüyor. Bruno, Shamuel ve oradaki diğer mazlumların hali sanki bulutları da sürüklüyor ve ağlatıyor. Sema ağlıyor, ana ağlıyor ve sineler dağlanıyor. Bir çığlık yükseliyor körelmemiş kalplere. Bakışlardaki o korku, endişe ve ızdırap tam bir mahşer yeri. Bruno masum kurbanı bu savaşın ki soykırım gün gelir yapanın soyunu kırar. Acı ama abus çehreli realite böyle. Ders alsak keşke, farklı bir insanı hep zenginlik görsek; ırkçılığı ve ayrımcılığı o fırınlarda yaksak artık. Fakat ümidim yine sönüyor çünkü ilk insandan beri devam edegelen benzeri hikayeler hiç bitmiyor; bitmeyecek, nice Brunolar ve Shamuelleri kurban versek de durduramayacağız bu yangını...Ta ki insanlığa olan inancımız tamamen silinesiye kadar!

Alim`e giden Parcacik




-“Hşşşşt”, baksana! Biraz fazla mı hızlı gidiyorum ne? 
⁃ Sakin ol, hızlı giden parçacığın izi  seyrek düşebilir, daha çok savrulmaya  tutulursun; tamam hafifsin; hızlısın ama seni yakalamaya çalışan gözlere dikkat etmelisin 
⁃ Boş versene. Ne kadar zamandır yollardayım biliyor musun? Gözlendiğim zaman kimyam bozuluyor; bir başkasına dönüşüyorum. En iyisi hiç takmamak ve yoluna devam etmek. 
⁃ Hiç gittiğin yeri biliyormuş gibi bir havan yok   
⁃Hava dediğin şeyin uzayın derinliklerinde olmadığını biliyorsun, değil mi?  
⁃ Yıllardır süren serüven bu; şahidi yok o anın, insan aklının sınırlarını zorluyor ve sınır koyulmamış kabiliyetiyle o “an” ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Ama biri var; birileri var o andan beri yol almakta olan. Adına “zerre” diyelim. Kardeşleri var; akrabaları var; yanar-döner oraya buraya dönenleri var; prematüre doğup kaybolanları var; hiçbir ağırlığı olmayıp bir kısrak gibi çevik ve göz kamaştırıcı dostları var. Bu bir aile ve arasında bazı şanslılar, “eski”ler o ânı gördüler minicik gözleriyle. Nasıl oldu o iş? Biliyor musunuz? Bu ailede herkesin ikizi var; ama birbirleriyle hiç görüşmüyorlar. Sakın ha, bir araya gelmeleri demek ikisinin de sonu demek. Herkes dursun yerli yerinde; gezsin tozsun ama ikizine yaklaşmasın. Zerre biraz ketum biliyor musunuz? “Külhan”la arasında geçen konuşmaya kulak kabartalım: 
       -Biliyorsun, aile içinde bir “ağırlığın” olsun istiyorsan benim ocağımdan geçeceksin, e mi? 
⁃ Anlamadım; öyle bir talebim olmadı. Tek arzum var, sırtımdaki “yükü” Alim’e götürmek. Ne kadar hafifim, o kadar iyi.  Çok sert, sanki demir bir kapı çarpılmışçasına bir ses gelir: 
⁃Neden? Bilmez misin ağırlığı olmayanların savrulduğunu ve kara çukura düştüğünü. Çok yol gelmişsin ama denk gelmediğin belli. Ağır olman lazım, çarpışırsan bir gülleyle, fazla örselemez. 
⁃Her doğum sancılı olur, yeni kardeşler çarpışmalarla doğuyor. Kötü mü? Ben gidemesem de küçükler gider. 
⁃ Ömürleri yeter mi? 
⁃Ben anlatırım her şeyi onlara. 
⁃Neyi?
⁃Söyleyemem, bu bir sır! Benim her hareketim uzak diyarlarda, isterse Sütyolu’nun en ücra köşesinde olsun, yankı buluyor ve etkiliyor oradakileri. At izi it izine karışmış, dikkatli olmam lazım. Sen sadece bana yardım et. ⁃  Bak, seni sevdim, enerjini sevdim, cereyanın güçlü. Benden sana yardım gelmez, bana gelen hantallaşır, heybesini ve heybetini yüklenir. Sana hafiflik lazım. Haydi git, yanaşma fazla. Zerremizin iç sesini dinleyelim: “Evet gördüm; piştim ve o ‘ân’ın heyecan ve dehşetini saklıyorum bir inci misali bağrımda. Yollar ve yıllar geçse de. Korkuyorum hem. Bir boşluktayım; yıldızların sıcaklığı ve ateşi hep alnımda ve ensemde. Bu derdi nasıl anlatırım? Yok olacağımı biliyorum; arkamdan gelecekler var. Her halimle ‘kumaş’ın bir yerinde gizli saklı bir kardeşe “dokunabiliyorum”. Bu nedir? Ben de anlamıyorum, insanların içinden geçiyorum; magmalara uğruyorum; derin suları arşınlıyorum. Küçüğüm ama büyük işler peşindeyim. Sağa sola çarparak ilerliyorum. Evet, Yaratan’ın Eli’ni gördüm, tek bir noktadan, teklikten yayılan güçle çokluğun çiçek açtığını gördüm. Benim sırtımda taşıdığım yükü dağlara yükleyip de kurtulsam ama güvenemiyorum onlara. Paramparça olacaklar, üzülürüm onlara da. Alim’e kavuşacağım, vücudundan  içeri süzülüp alnının ortasında ışıyacağım. Umarım içinde beyninde kalbine bir yol bulup meşaleyi yakar. Yakmazsa karanlıkta kalacak. Bu arada, nedendir bilinmez; hayli yavaşladım. Rengim de değişmeye başladı. Bir kavis çiziyorum, keskin ve helezonik. Ne oluyor? Kara çukura mı düşüyorum? Olamaaaaaaz, Alim’e uğramadan asla.....”




Buhran ve Ask



   Bir buhranın kıskacında sıkışmış bir şekilde  açıyorum kapıyı. Usulca kapının kolunu bırakıyorum arkamdan gelebilecek “nereye?” sesiyle irkilme ihtimalini düşünerek. Bir buharlı tren, içindeki buharın gücüyle yokuşlara vurur kendini;  ve ben de içimdeki buhranın tazyikiyle kendimi dışarı atıyorum. Yaralı bir esir gibi hissediyorum kendimi kaderin kıskacında  ve o kırılası zincirlerin bunalımın itelemesiyle kırılacak gibi olduğunu hissediyorum. Kapının gıcırtısı içimdeki paslanmış duyguların bamteline dokunuyor sanki, acı bir ses yayılıyor kalbime ve derin bir nefes çekiyorum. Hızlı adımlara teslim ediyorum kendimi yine o aşina gözlere kavuşup bir damla huzur duymak için. Sadece göz göze gelmeyi bile bir reçete sayıyorum hasta ruhuma ve koşmaya başlıyorum heyecanımın dizginleri altında. Etraftaki evlerin ışıkları, korna sesleri silikleşiyor ve sadece içimin sesini duyuyorum.Ardından, delisi olduğum o iki mavi boncuğun yüzüme yansıyan, göz kamaştıran ışıltısını hayal ediyorum. Uçurumun ucuna kadar gelip düşme hengamında ellerimden tutacak bir kurtarıcı gibi düşlüyorum onu ve benliğimin merkezine kuruluyor bu tanımlayamadığım alaka. Gözlerinden çıkıp kalbimin en ince noktasını delen bakışları, sımsıcak bir yaz sabahının yakıcı ışıkları gibi ama bir o kadar da şefkatli ve sıcak! Kaybolmak istiyorum o can alıcı mavilikte ve aldığı nefesle beraber zerreleşip nüfuz etmek istiyorum  ruhunun engin yamaçlarında. Evet, hayalimin atına binip o yemyeşil dünyaya açılıyorum. Arıyorum kendimi, en ufak bir ayak izimi ya da ipekten, çekingen bir dokunuşumu . Görsem; bulsam bunu bir işaret sayacağım senin semtine uğradığıma ve oradan yeşermeye çalışacağım içine. Bu şansı kaçırmak istemiyorum, sadece bir nokta, bir toz parçası ya da bir tel saçımdan. Yeter bana sana utangaç bir hatıra bırakmak. İşte bunun fırtınalar dönüyor içimde, savuruyor beni sağa sola ve kendimi kimilerinin ‘aşk’ dediği ama adını hala koyamadığım o duygular yumağının tellerinde yolda kalmış, evsiz yurtsuz yuvasız bir garip olarak görüyorum. Senden anlam taşıyan bir bakış, bir tebessüm ya da bir dokunuş almadığım takdirde bir yitik olarak avare avare dolaşacağım sokaklarda, kah hızlanacak kah düşecek ama hep yollarda olacağım. Bu bitmeyen bir hikayedir, uzun ve yokuştur yolları. Sislidir tepeleri ve kıvrım kıvrımdır ama ümidin şerbetine dil bir değmişse artık, geri dönüş yoktur.

Sunday, June 9, 2019

Buhranin Duvarlari




   Her sabah okula yürürken yanından geçtiğim duvar dikkatimi çekiyor. Her taşına ilmek ilmek duygularımı işlediğimi fark ediyorum. Yorgun nefeslerime şahit olduğunu hissediyorum her taşıyla. Bakışlarımı keskince içine salıyorum ve sırtımı yaslayıp gözyaşlarımı içime gömdüğüm anlar geliyor aklıma. Hayal ediyorum ve “keşke sırtımı yasladığım şu duvar kadar güçlü olsaydım” diye hayıflanıyorum. Yeni bir ortama kendimi ait hissetmek için, içimde taşıdığım ve beynimi kemiren onca endişeyi kamburlaşmış sırtımda taşıyarak geçtiğim yollarda o duvar üzerime yürüyordu. Sanki emrini almış bir ordu gibi, kara bulutları da yanına alıp üzerime üzerime geliyordu. Evet sanki altında kalmışım gibi eziyordu beni, içimi sıkıyordu. Cesaret edemiyordum korkularımın üzerine gitmeye. Hayalimde bir heyûla gibi büyüyen ve ilerleyen duvar yenilmez gözüküyordu. Adımlarımı hızlandırdım uzaklaşırcasına, ama ne çare! Bir el arıyordum, ölümün arkadaşım olabileceğini düşünüyordum. En iyisi pes etmeliyim, şu duvarın dibine oturup beyaz bayrak çekmeliyim. Kabulümdür, girdap gibi beni içine çeken bu endişeler yumağı beni bırakacak gibi durmuyordu. Oturdum duvarın dibine, ve eğdim boynumu celladının önündeki bir idamlık gibi. Bekledim, bulutlar daha da karardı ve kalbimin her bir telinin ince ince ve tek tek düğümlendiğini hissettim ve olanca gücümle haykırdım içime doğru. Kararan bulutlarla beraber kararan gözlerime inat, yanağımdan süzülen sıcaklığı hissettim. O esnada yoğunlaşan yağmur tanelerinden birinin başıma yumuşacık dokunduğunu fark etim. Havada kararan bulutlar sanki içimdeki karartıyla beraber hareket ediyordu. Dökülen yaşa bedel düşen damlaların kardeşliğini gördüm. Yağmur hızlandı, gözyaşlarım çağlayana döndü. Bir sempati hissettim varlığa karşı usulca sokulan. Korkuyla arkamdaki duvara tekrar baktım ve duvarın üzerinden kara duvağını açmış bir gelin gibi ışıldayan güneşi gördüm. Evet güneşin şefkatli ışıkları yaşarmış gözümü kamaştırırken gözyaşlarımın buharlaştığına şahit oldum!  Gönlümdeki pencerenin paslı kolu açılır gibi oldu ve bir gıcırtıyla güneşi içine almak için olabildiğine genişledi.

Yaziyorum, oyleyse varim




      Yazıyorum; çünkü yaşıyorum ve kelimelerin gücüne inanıyorum. “Âllame bil kalem”(علم بالقلم) sedası dalgalanıyor dünyamda ve içimde kalem hareketlerinin dansı beliriyor. İnsan zihni mütemadiyen faal ve binbir düşünce uğruyor semtine. İz bırakıyor dokunduğu yere her düşünce ve göçüyor ardından . Yazmak biraz da düşünceleri düzene sokmak, kaçmasınlar diye yakalamak bir kalemin ucuyla ya da hasılı, “salt düşünmektir” diye düşünüyorum ; çünkü neden yazdığımı yazarken de düşünüyorum. Beynimdeki düşünce cevelanını yansıtıyorum bir yere. Evet evet, sanki insanlığımı hissediyorum yazmanın meltemine ruhumu saldığında. Yazmak, insanın içine bir ayna, mikroskop ya da teleskop tutup kelimelerin rehberliğinde rasat yapması gibi geliyor bana. En ince duygulardan tutun da bilime; tarihten yıldızlara ya da bir çikolatanın etrafında kelimeleri raks ettirmeye kadar geniştir yazmanın kolları. Bu bakımdan, yazmanın yelpazesinin çok geniş olduğunu; bağrını herkese açtığını ve yazarken farklı bir hâlet-i rûhiyeye büründüğümü görüyorum. Yazmayla erişemeyeceğim dünyalara ulaşıp içimin haritasını yayabileceğimi göz önüne, ‘ötekine’ el uzatıp köprüler kurabileceğimi ve insanlık çizgisinde buluşabileceğimi solukluyorum. Yazmak yaşamaktır, kelimelerle arkadaşlıktır ve uçsuz bucaksız bir yağmur ormanında sayısız, çeşit varlıkla kolkola olmaktır his ve düşünce yağmurları altında. 

    Bu hislerle, yazilarimi blogumda paylasmaya devam edecegim. Takipte kalın, sevgilerle!