Çizgili Pijamalı çocuktan Kalanlar
“Çizgili pijamalı çocuk” ismini duyduğum ama şu zamana kadar istifade edemediğim bir eser ve kitabın satır aralarında mana avcılığı yapmadan önce filmini izlemiş oldum. Film önemsiz gibi görünen ayrıntılarda güçlü anlamlar ve duygular vermeyi becermiş ve unutamayacağım filmler listeme dahil olmuş oldu. Ayrıca kitabını da okumaya karşı içimde durdurulamaz bir iştiyak oluşturdu. Filmde beni en çok etkileyen noktaları önünüze dökmeye çalışacağım içimden yansıyan yönleriyle ve dağınıklık içinde büyük resmi görmeyi irfânınıza havale edeceğim.
Bruno’yu “yalnızlığın çocuğu” olarak tanımlıyorum. Bruno rütbeli bir Nazi askeri olan babasının ilk çalıştığı yerde oldukça mutlu, arkadaşlarıyla kaynaşmış bir portre sergiliyor ama aynı zamanda savaşın da çocuğu zira arkadaşlarıyla her fırsatta askercilik, pilotluk oyunları oynamaları bunun tezahürü. Babası özel ve ‘gizli’ bir görevle göz önünden uzak bir yere terfiyle tayin oluyor. Olayların kahramanı Bruno ve tüm film şeridinin Bruno etrafında dönmesi çocuk kalbinin hassasiyetinin ve çocuk psikolojisinin savaştan nasıl etkilendiğini gösteriyor çok dokunaklı bir şekilde. Hele Bruno’nun aşırı meraklı yapısıyla, arka bahçedeki çiftliğe gitmek istemesi ve ailesi tarafından engellenmesi toplum içine sinmiş “yahudi düşmanlığı”nın nasıl da soykırıma dâyelik ettiğini gözümüze sokarcasına gösteriyor. Bruno’nun ışıl ışıl gözleri, içeriye giren yaşlı hizmetçiye dikiliyor özellikle pijamalarına...Aile durumun farkında, “onlar biraz farklı” diyerek vicdanlarını susturmaya çalışıyorlar. Bruno’nun köpürüp taşan merakı artık evin dışına sokuluyor ve kurduğu salıncakta savaş boyası çalınmış çocukluğunu yaşamaya çalışıyor; yaralanıyor ve yaşlı hizmetçi bir doktor ‘gibi’ tedavi ediyor ve Bruno’nun keskin zekasını ayartıyor. Evet, hizmetçi yahudi ve bir doktor ama ikna edemiyor küçük hastasını “doktorluk eğitimi almışsan; demek ki çok iyi değilsin” cevabını alarak. Küçük vicdan temiz, berrak ama çevredeki sirayet eden öteki düşmanlığından nasibini almışlık sızıyor. Bruno her bir nesneye sinmiş soykırım kokusunu hissediyor ama kendisini dikenli tellerin arkasındaki dünyanın merakından alıkoyamıyor çocukça bir içgüdüyle. Biri var orada, bir çocuk, arkadaş ama arkadaş nasıl olacaklar? Bruno’ya evdeki hizmetçi bile “efendim” demiyor mu? Ama bunlar hep yapay kalıplar, çocuğun dünyasının dalgalarına dayanamaz. İsmi garip, Shamuel, anlamıyor Bruno ve üzerindeki numaralara takılıyor. Gözlem gücü harika, ve tellerin ardındaki dünya yavaş yavaş perdelerini aralamaya başlıyor. Eller buluşuyor tellerin arasından. O teller öyle güçlü ki sanki cennet ve cehennemi ayıran Sırat Köprüsü gibi. Cennetten bir el uzanıyor azap içindeki Shamuel’e. Çocuk yüreği öyle engin ki Shameul çok eziyet görüyor Bruno’nun korkması yüzünden bir askerden; ama affediyor hiç kini kaldırmayan yüreğiyle. Bence gerçek kahraman Shamuel bu eserde, koca yürek cismi küçük ve yaralı olsa da. Emir askeri teğmene dikkat ettiniz mi? Bir kompleks abidesi yıkılası ve özünde bir ‘yahudilik’ olduğu Bruno’nun babası tarafından ‘çözülüyor’. Yahudi kelimesi bir tabu, kimsenin tahammülü yok dizinin dibinde ocağının ta merkezinde de olsa. Oğul babadan kaçar olmuş, ne belaymış yahudi olmak.
Düşünün günümüzdeki “FETÖ, Kürt, Alevi, Ermeni, Ateist, solcu” vb nasipsiz kelimeleri. Ne kadar da benzer hikayeler değil mi? Bir ilginç olan şeyde beyinlerin yıkanması ve yapılacak ağır zulümlere çocukların bile inandırılması. Bruno’nun ablası çocukluğu atlayıp geçiyor, teğmene olgunlaşmamış bir ilgi besliyor ve bir Nazi kökü aşılanıyor bünyesine, çocukluğunu kaybediyor propagandanın amansız istilasıyla. Ama annenin bakışlarında hep bir hüzün ve endişe ki önsezi aslında aynı yastığa baş koyduğu kişinin bir canavar olduğunu ve neden bu ıssız yerlere geldiklerini. Kurumamış bir vicdan hakikati haykırır, evet anne geç de olsa ikinci kahramanı oluyor hikayenin bence.
Alman askerleri çok kötü planlar peşinde, düşmanlığa sınır yok ve uzadıkça soykırımı peyda ediyor bu azgınlık. Hele gerekçeye bak; iflas etmiş insanlık emrine aklı da alıyor ve diyor: “Bu farklı, düşük topluluğu “yakmazsak” büyük ulusu kuramayız ve bir intikam alıyoruz”...Birden aklıma bir sahne damlıyor gözyaşı misali. Perişan Shamuel’e Bruno inanılmaz birşey söylüyor: “Bizim düşman olmamız gerek, biliyor musun?” Bu hezeyan Bruno’ya ait olamaz, ‘çocuktan al haberi’ ve insanlığa bak çocuğun etrafındaki. Eden bulur dünyası, çok acı bitiyor hikaye ama çok acı. O kadar gadre, vahşete, azgınlığa ve felakete rağmen bir ümit vardı içimde. Bruno’nun katil babası ne yapıp edip oğlunu çıkarırdı tellerin ardındaki cehennemden. Kampta sayı artmıştı, ve yer açılmalıydı ateşlerle. Bunu da gördü insanlık, ve en derin ateşli kutularda kaybetti vicdanını.
Ümit ettiğime utandım Bruno’nun kurtuluşunu, zira diğer masumlar o kurtulsa bile beklenen kadere yol alıyorlardı. Alman ulusu üstündür, doğal seçilime göre zayıf, hastalıklı, engelli ve düşük profilli ırklar silinmeli ki Alman gururu tüm haşmetiyle belirsin; hak ettiği koltuğa otursun. İnsanoğlu yaptığı cürümlere rasyonel açıklamalar bulunmada pek mahir. Baba koşuyor, anne ağlıyor, nazileşmiş ablanın dizleri çözülüyor. Bruno, Shamuel ve oradaki diğer mazlumların hali sanki bulutları da sürüklüyor ve ağlatıyor. Sema ağlıyor, ana ağlıyor ve sineler dağlanıyor. Bir çığlık yükseliyor körelmemiş kalplere. Bakışlardaki o korku, endişe ve ızdırap tam bir mahşer yeri. Bruno masum kurbanı bu savaşın ki soykırım gün gelir yapanın soyunu kırar. Acı ama abus çehreli realite böyle. Ders alsak keşke, farklı bir insanı hep zenginlik görsek; ırkçılığı ve ayrımcılığı o fırınlarda yaksak artık. Fakat ümidim yine sönüyor çünkü ilk insandan beri devam edegelen benzeri hikayeler hiç bitmiyor; bitmeyecek, nice Brunolar ve Shamuelleri kurban versek de durduramayacağız bu yangını...Ta ki insanlığa olan inancımız tamamen silinesiye kadar!
No comments:
Post a Comment