Monday, June 10, 2019

Alim`e giden Parcacik




-“Hşşşşt”, baksana! Biraz fazla mı hızlı gidiyorum ne? 
⁃ Sakin ol, hızlı giden parçacığın izi  seyrek düşebilir, daha çok savrulmaya  tutulursun; tamam hafifsin; hızlısın ama seni yakalamaya çalışan gözlere dikkat etmelisin 
⁃ Boş versene. Ne kadar zamandır yollardayım biliyor musun? Gözlendiğim zaman kimyam bozuluyor; bir başkasına dönüşüyorum. En iyisi hiç takmamak ve yoluna devam etmek. 
⁃ Hiç gittiğin yeri biliyormuş gibi bir havan yok   
⁃Hava dediğin şeyin uzayın derinliklerinde olmadığını biliyorsun, değil mi?  
⁃ Yıllardır süren serüven bu; şahidi yok o anın, insan aklının sınırlarını zorluyor ve sınır koyulmamış kabiliyetiyle o “an” ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Ama biri var; birileri var o andan beri yol almakta olan. Adına “zerre” diyelim. Kardeşleri var; akrabaları var; yanar-döner oraya buraya dönenleri var; prematüre doğup kaybolanları var; hiçbir ağırlığı olmayıp bir kısrak gibi çevik ve göz kamaştırıcı dostları var. Bu bir aile ve arasında bazı şanslılar, “eski”ler o ânı gördüler minicik gözleriyle. Nasıl oldu o iş? Biliyor musunuz? Bu ailede herkesin ikizi var; ama birbirleriyle hiç görüşmüyorlar. Sakın ha, bir araya gelmeleri demek ikisinin de sonu demek. Herkes dursun yerli yerinde; gezsin tozsun ama ikizine yaklaşmasın. Zerre biraz ketum biliyor musunuz? “Külhan”la arasında geçen konuşmaya kulak kabartalım: 
       -Biliyorsun, aile içinde bir “ağırlığın” olsun istiyorsan benim ocağımdan geçeceksin, e mi? 
⁃ Anlamadım; öyle bir talebim olmadı. Tek arzum var, sırtımdaki “yükü” Alim’e götürmek. Ne kadar hafifim, o kadar iyi.  Çok sert, sanki demir bir kapı çarpılmışçasına bir ses gelir: 
⁃Neden? Bilmez misin ağırlığı olmayanların savrulduğunu ve kara çukura düştüğünü. Çok yol gelmişsin ama denk gelmediğin belli. Ağır olman lazım, çarpışırsan bir gülleyle, fazla örselemez. 
⁃Her doğum sancılı olur, yeni kardeşler çarpışmalarla doğuyor. Kötü mü? Ben gidemesem de küçükler gider. 
⁃ Ömürleri yeter mi? 
⁃Ben anlatırım her şeyi onlara. 
⁃Neyi?
⁃Söyleyemem, bu bir sır! Benim her hareketim uzak diyarlarda, isterse Sütyolu’nun en ücra köşesinde olsun, yankı buluyor ve etkiliyor oradakileri. At izi it izine karışmış, dikkatli olmam lazım. Sen sadece bana yardım et. ⁃  Bak, seni sevdim, enerjini sevdim, cereyanın güçlü. Benden sana yardım gelmez, bana gelen hantallaşır, heybesini ve heybetini yüklenir. Sana hafiflik lazım. Haydi git, yanaşma fazla. Zerremizin iç sesini dinleyelim: “Evet gördüm; piştim ve o ‘ân’ın heyecan ve dehşetini saklıyorum bir inci misali bağrımda. Yollar ve yıllar geçse de. Korkuyorum hem. Bir boşluktayım; yıldızların sıcaklığı ve ateşi hep alnımda ve ensemde. Bu derdi nasıl anlatırım? Yok olacağımı biliyorum; arkamdan gelecekler var. Her halimle ‘kumaş’ın bir yerinde gizli saklı bir kardeşe “dokunabiliyorum”. Bu nedir? Ben de anlamıyorum, insanların içinden geçiyorum; magmalara uğruyorum; derin suları arşınlıyorum. Küçüğüm ama büyük işler peşindeyim. Sağa sola çarparak ilerliyorum. Evet, Yaratan’ın Eli’ni gördüm, tek bir noktadan, teklikten yayılan güçle çokluğun çiçek açtığını gördüm. Benim sırtımda taşıdığım yükü dağlara yükleyip de kurtulsam ama güvenemiyorum onlara. Paramparça olacaklar, üzülürüm onlara da. Alim’e kavuşacağım, vücudundan  içeri süzülüp alnının ortasında ışıyacağım. Umarım içinde beyninde kalbine bir yol bulup meşaleyi yakar. Yakmazsa karanlıkta kalacak. Bu arada, nedendir bilinmez; hayli yavaşladım. Rengim de değişmeye başladı. Bir kavis çiziyorum, keskin ve helezonik. Ne oluyor? Kara çukura mı düşüyorum? Olamaaaaaaz, Alim’e uğramadan asla.....”




No comments:

Post a Comment