Saturday, March 21, 2020

ÇAYA NE DERSİNİZ?

   Haydi gelin oturun sofraya, muhabbetin belini kıralım. Çayımız da ince bellide olsun ki işimiz kolaylaşsın. Gerçi bu aralar, insanların çoğu artık çayı şekerinden kopardılar. Pek tadımız yok. Çayın buharı o bakımdan, ayrı bir hüzünle ama hiç de kaybetmediği bir hüsünle yükseliyor gibi gelir bana. Şimdilerde, çayınıza şeker attığınız için “şekerli çay sahası” deyip sizi meclislerden ayrı tutabilirler. Çayına şeker atanların çayın buharı gibi, belirsiz ve gizlice bir ayrıma tâbi tutulduğunu hissediyorum. Şahsi tercihimi beyan etmiyorum ama ikisinin çok iyi bir ikili olduğunu düşünmekten de kendimi geri alamıyorum. Günde bilmem kaç defa damarlarımızı arşınlayan, alyuvarlarımızın tepesine oturup sıcak sıcak dolaşan ve dilimiz-damağımızın pH değerini neredeyse kültürel ve hatta genetik kodlarımıza kadar değiştiren çayın tarihinden bahsetmek iyi olurdu. Öte yandan, bana çayın nereden geldiğinin meçhul olması daha tatlı gelir, bu iradi bilinmezlik ve sırrı çözmeye hiç çalışmam ve bunu da çayımın şekeri sayarım. Çayı o kadar içselleştirmişimdir ki çayın tarihini kendi hayatımla başlatmayı yeğlerim. Biraz da onu başka dillerin ve zaman kalıplarının tanımlamasını içten içe kıskanırım ve benden öncesine kapatırım. Haydi öyleyse gelin, “çayın tarihini” ve hatırlattıklarını inceleyelim hafızamın buğulanmış pencerelerinden.

Image result for Cift renkli cay
Renkli gunlerin renkli çayi
   Çayın ilk kullanılmaya başladığı tarihler net olmamakla beraber 80lerin sonu diye kaba bir tahminde bulunabilirim. Çay bana varlığını annemle babamın baş başa yaptıkları kahvaltıyla ya da kardeşimle odamıza geçtiğimizdeki dingin atmosferin belirtisi olarak ritüelleşen akşam tıngırtısıyla bildirmeye başladı. Gözlerimi güne açtığımda kulağımı okşayan kaşık seslerinin ardından, annemin yanağıma rahmet bulutları gibi inen bûsesiyle hatırlarım çayı. Elimi yüzümü sersemce yıkayıp, mutfağa doğru salına salına yürüdüğümde önce çayın mis kokusu ve anne babamın tarifsiz tebessümü sarardı dünyamı. Çayı ağzıma ilk götürdüğümdeki tatlı yanma aynen sevgilinizin dudağınıza bıraktığı ilk öpücük gibiydi. Bilenleriniz vardır; hele o çift renkli çay ki değinmemek olur mu? Annem yüzündeki tatlı halavetle getirirdi o “mucize”yi ve bu bana çayın bana yaptığı bir sihir gibi gelirdi. Sonraları anlamış oldum ki sırrı yine şekerde ve onun sebep olduğu yoğunluk farkındaymış. Şekersiz çay kullananların yanına yanaşamayacağı bir güzellikti o.

                                 
   Çayın etrafında hep sevdiklerimi gördüm ya da sevdiklerimi çayın etrafinda görmeyi sevdim. Dedemin tiryakiliğini geç gelen çayın ardından mutfaktakilere attığı fırçanın şiddetiyle ölçüyordum. Allah’tan “atılan fırça”nın uzunluğu ve ağırlığıyla ölçtürmüyordu  bunu dedeciğim. Çayı dilinde gezdirerek çıkarttığı “ahhh” sesini taklit ederken zevkten dört köşe olurdum. Dedemi anlayamıyordum demek ki o zamanlar. Öyle alelacele yapılan çaya yeşil ışık yakmazdı kendisi. Yemek hazırlıkları başlar başlamaz çay da ocağın üstündeki yerini alırdı güya “bensiz ol(a)maz” mesajını verircesine. Çay önemliydi. Çocukluk saikiyle, bazen çay bardağını bir oyuncak gibi değişik şekillerde tutup, kâh bardağı kaşığın üstünde taşıyıp höpürdeterek kâh içine pipeti daldırıp köpürterek, içermiş gibi yapınca dedemden güzel azar işitmişimdir. O bakımdan, çayın aile içinde farklı bir yeri, otoritesi ve konumu vardı. Baktık aile olduğumuzu, ya da sevgimizi tekrar hissettik; içimiz bir demlik gibi kaynayıverdi; hemen “haydi bir çay koy da içelim” diyen birisi çıkardı. Çay bir nevi kendi kaynamasıyla bizdeki kaynamanın rezonans ikiziydi. Dedeme göre herkes çay tiryakisi olamazdı. Kaçak çaya karşı ayrı alerjisi vardı. Kıbrıs Harekatında aktif görev almıştı ve çayını yudumlarken hatıralarını anlatışında bambaşka bir soluk sarardı beni. Zaman değişmişti; artık dedemle karşılıklı oturup çay içiyorduk. Aynı resmî protokollerde olduğu gibi, bunu onun beni “çayla ilişkiler” noktasında resmen tanıdığının işareti ve aile içi medeni bir statü kabul ederdim. Muhtemelen çay üzerinden yaptığım muziplikleri artık görmez olduğundan beni terfî ettirdi.

   Evet, çay eskimez bir güzelliktir, biz yaşlansak da o hep genç ve güzel kalır. Binaenaleyh, çayla olan dostluğum günden güne büyüyüp serpildi. Hayat bu ya, inişler çıkışlar, düşmeler kalkmalar, yenilenip pörsümeler, tazelenip bayatlamalar, buharlaşıp yoğunlaşmalar beraberdir hep. “Dostluklar da teste tabi tutulur” derdim hep. Çayla olan dostluğumun bu imtihana maruz kalmasını istemezdim hiç. Hala dupduru hatırlarım. Bir okul pikniğinde, beşinci sınıftayken, ilk defa bir semaver görmüştüm. Etkilenmiştim, bakakalmış ve başkalaşmıştım. Aslında çay öğretmenler için getirilmişti ama ben tabi ve büyüyen bir insiyak hissettim içimde. O pırıl pırıl semaverin çekiciliği, içindeki çayın kokusunu gururla yaymaya başlaması ve demlendikçe davetini reddetmenin olasıya zorlaştığı gerçeği gitgide yayılıyordu iliklerimde. Çayın semaverle birleşmiş büyüsü, çocuksu heyecanlar ve naiflikle birleşince çok saygı gösterdiğim ve kendimce hoşlandığım beden eğitimi öğretmenimden uzaklaşamaz hale gelmiştim.

                                                           Image result for semaver odun atesi

   O gün çay başında şakalar, espriler çıkıyordu benden kaynayıp taşan bir akarsu misali. O esnada çayı ve güzelliğini unuttum tabi ki. İnanılmaz bir şey oldu. Çayın ilk defa ürkütücü yönünü gördüm. Belki de çayın çekiciliğini unutup öğretmenimin iklimine kendimi salınca cezalandırmıştı beni. Çay bardaktan kapıyı çarpıp ayrılan bir sevgili misali çıktı gitti ve elim yandı, gülmeler paniğe döndü. Bir âh ettim, ağladım ve etrafıma toplandı insanlar. Acısı geçmişti ama ben bir nevi yas tutar gibi dövünmeye devam ediyordum. Öğretmenim ellerimden tuttu, kendi elinin narin sıcaklığında eriyen buzu yanığa tuttu. Gözlerinin içine baktım; çaya döndüm. Garip bir boşlukta hissetim kendimi. Derken, ‘hatamı’ anladım, usluca ve usulca yarım kalan çayı içtim. Gözyaşımı öğretmenimle beraber sildim. Bu da çayla aramızdaki bağın sarsılmasına sebep oldu. Ardından, bir müddet çay içemedim. Üstüne üstlük, eve gidince rahmetlik anneannemin bacağından aşağıya çaydanlığın düştüğünü ve çok ağır bir yanıkla mücadele ettiğini söyledi annem. Bunu büyüdüğüme, hayatın acılarla dolu olabileceğine ve yenilen tokatın en acısının en sevdiklerinden gelebileceğine işaret saydım. Çayın bana böylece bir hayat dersi vereceğini düşünememiştim. Aslında beni hazırlıyordu hayata. 

   Aradan yıllar geçti. Çay hayata, inanca, felsefeye ve çevremdekileri anlamlandırmaya dair ip uçları vermeye başladı. "Çaysal duygusallık" gençlik heyecanlarıyla beraber uçup gitti. Düşünüyorum da; hayatının baharında yemyeşilken capcanlı, leziz mi leziz olan çay kuruyup gittikten ve karardıktan sonra daha da güzelleşiyor. İnsanın vücudunda dolaşıp, bazısı strese iyi geliyor, bazısı fazla kilolarınızı hedef alıyor, bir kısmı uykunuzu alıp götürüyor ve bazılarıysa oluşturdukları halkanın gücüyle sosyal bir çekim alanı oluşturup en unutulmaz sohbetlere sebeplik yapıyor. Pek derindir aslında kendisi. Öte yandan, bazıları bir poşete hapsolup aslını kaybediyor. O bakımdan, poşet çaya hem acırım hem de pek itibar etmem fakat gözlem yapmak için hem de çaydanlıkta demlenen çayın kıymetini daha iyi anlamak bazen ‘kullanırım’. Çay yavaşça sinerken suyun her köşesine, kötülüklerin de böyle kara duman gibi sosyal difüzyonlarla, tekdüze düşünen ve hiç itiraz edemeyen kitlelerin taşımasıyla yayıldığını düşünürüm. Düzensizlikten düzene dönüşün istatistiki olarak ne denli zayıf bir ihtimal olduğunu düşünüp, varsa bir şer ve kötülük, daha başında iyice bünyeyi sarmadan itiraz edilmesi ve mücadele edilmesi gerektiğini hatırlarım. Çayın buharını soğukta gözlüklerime tutup yoğunlaşmasını izlerim. Bazı soğukkanlı insanların yüksek enerjiyle yayılan belayı nasıl durdurduğunu ve yumuşattığını görürüm bunda damla damla. Bir de, çayımı her zaman soğuturum biraz. Kendi haline ilgisiz, katkısız ve gayretsiz bırakılan her şeyin usulca asimilasyonla çevresindekilere dönüştüğünü düşünürüm. Bu hemen beni avucumun içiyle, biraz yanma pahasına da olsa bardağı kavramaya iter. Engel olmaya çalışırım bu bozulmaya. Sonra birkaç yudumda hızlıca geçişini hissederim boğazımdan ve 37 derece vücut sıcaklığında, güvende ve emin olduğuyla rahatlarım. 

                                                       Image result for tea diffusion
Çayın ziyan edilmesine hiç dayanamam; dibinde kalanı varsa yakınımda hemen bir ağacın dibine dökerim. Ağaç da nasiplensin, çaya kavuşsun ve çay da geldiği yerle, toprakla buluşsun. Çay böyle ummandır dünyamı saran ve dalga dalga hatıralar saçan. Çaya doyum olmaz, içmeye sözüm olmaz. Lügatlerde ırmağın küçüğü olan “çay” kelimesini kaldırmak istemişimdir hep onca dil hassasiyetine rağmen. Çay çenemi düşürdü, elim dilim kurudu. Ocaktan gelen ses çağırıyor beni, onu kıramam ve yazıyı burada keserim.

Saturday, March 14, 2020

Taksim Otobüsü

                                       _Taksim Otobüsü_

  Yorucu bir günün ardından, içimdeki dert ve tasaların ‘iftar öncesi E-5 trafiği’ gibi karmaşık bir hâl aldığını hatırlıyorum. Ağırlaşan trafikle beraber, göz kapaklarımın isyanlarla yerçekimine mağlup olduğu anlarla boğuşuyordum. Dudaklarımın sabır taşı gibi çatladığını, ağzımın içinin de nem namına bir hiç olduğunu ve tükürük bezlerimin mutfağın köşesine bırakılmış bir kumaş parçasına döndüğünü hissediyordum. “Trafik, psikolojik olarak, Ramazan günlerinin fabrika ayarlarına mı itiyor vücudumu?” diye bir düşünce geliyor aklıma ve hemen geri gidiyordu. Tüm bunlara inat, kafamı otobüsün camına, “hafif sert de olsa hiç yoktan iyidir” diyerek bir yastık nevinden yasladım. Camın titreşim frekansına göre değişik dalga boylarında ve renklerde düşlere düştüğümü söyleyebilirim. Ani fren ve korna seslerinin rüya aleminde nasıl karşılık bulduğunu tasvir edemem. 


Otobüste tepeden ‘dar ağacı’nı andırır şekilde sarkan ve bir mikrobiyoloji uzmanının doktora seviyesinde malzemeye bedava ulaşabileceği ölçüde ‘hijyene sahip’ tutacaklara sarılıp uyukladığımı hatırlayınca, “titreşimli yastık” düşüncesi “Maldivler’de tatil hükmünde” başımı okşuyor ve o yüzden mavi ama kuru rüyalar görüyordum. Yine böyle bir yolculuktu, “yorgunluk” kelimesi halimi tarif edemez; yerini “biyolojik iflâs”a terk etmişti. Derin bir sessizlik hatırlıyor ama katman katman, ilerilerden gelen uğultuyu da hissediyordum. Işıklar gözüme çarpmaya başladı; kafamın birçok tarafında camın pürüzsüz yüzeyinin ütü tesiri gördüğü muhakkaktı. Böyle durumlarda kimseye görünmek ve bakmak istemezdim, uyanır uyanmaz otobüsün arkasına giderdim bu yüzden. Arka tarafın bana verdiği konfor ‘galaksi-yıldızlı’ bir otel hükmündeydi ama bu sefer bir kara delik olmuştu. Kimsecikler yoktu, kafamı öne eğip öne doğru yürüdüm. Bu gidiş, otobüsteki normal insan kalabalığının akış yönüne ters bir gidişti. Rüyada olup olmadığıma emin olmak için tepedeki bakteri kültürü tutacaklara asıldım. Gerçekti, ama duymaya çok alıştığım “beyler arkaya ilerleyelim” diyen bir Anadolu evladı, otobüs amigosu da yoktu. Ciddi bir ikilemde kalmıştım.
Bu noktaya gelmişken, bir anımı anlatayım: Birgün yine 30A ya da 30M otobüsünde (bilen var mı güzergahı?) harici ve dahili yoğunluğun tesiri altında seyir halindeyken, fizikteki ‘ eylemsizlik’ yasasının ispatı olacak derecede konumlarına sadık yolcuların inadını delebilen bir tane bile ‘amigo’ çıkmamıştı. Ben de öğrenci halimle, utana sıkıla “Kıymetli Yolcular, otobüsün arkası da aynı yere gidiyor; ben her gün gidiyorum!” deyince, Newton’un “Kuvvet = kütle x ivme” yasasının altında ezilmiş bir fizik öğrencisinin ezik sesinin dahi mizahın gücüyle eylemsizlik abidelerini mahmur tebessümlerle ilerlettiğine şahit olmuştuk hep beraber. Her neyse, sadede dönmeliyim. Daha anlatacaklarım var.
Evet, derin bir sessizlik hakimdi otobüse ve kapkaranlıktı. Gözlerim kamaştı, “aşağıdan yukarıdan yolun sonu görünüyor” türküsü dilime dolanır gibi oldu. Kılavuzun gereği de kalmamıştı zira içeride kimsecikler yoktu. Bu uzun otobüs benim için bir “ Sırat Köprüsü” mü yoksa bir “Burak” mıydı? Kafam yine karıştı. Neden sonra Taksim’e düştüğümü idrak edebildim. “Neden geldim İstanbul’a?” nakaratını kafamdan silip attım ve ön kapıya doğru şoföre seslenerek koştum. Şoför kapıyı kitlemiş gitmiş. Zaman durdu, ve “keşke bu bir kabus olsaydı” dedim. O zaman anladım ki benim “karadeliğe” benzeyen rüyam gerçeklikle ufak bir bağ kurup beni o kadar yolcunun gözünden sakımış. Neyse ki korkum dışarıdan beni gören insanların kahkahalarıyla uçtu gitti. Bir an kendimi seçim otobüslerinden inen meşhur siyasiler gibi hissettim. Elimde çay paketi de yoktu ki ‘nazikçe’ ellerine vereyim. Konu tehlikeli güzergahlara doğru siyasi manevra yapmadan, direksiyonu kırayım hemen.
Yorulduğunuzu hissediyorum; sizi biraz dinlendireyim madem: Bir arkadaş vardı, o da benim gibi otobüslerle hemdem olanlardan ve kapıya sıkışıp “parkası dışarıda kendisi zor bela içerde” olma haline duçar olanlardandı. Hafif sıyrılınca da mizahın gücüne sığınanlardandı. Ben o sıkışma halini bir elektronun hem parçacık hem dalga tabiatının arasında kalıp yine de iş görmesine ve akmasına benzetirim. Her neyse, tarifi zor bir durum. Cam tarafında değilseniz, görüş tamamen kapanır. Biraz da kibarsanız, kendi ayaklarınızın üzerine basıp “tuzluk” misali gidersiniz. Belki de yolcularla “akrabalık” seviyesine yaklaşan yakınlığınız bu garip ahvalden tevellüttür. Kahramanımızın otobüsün her yaklaştığı durakta, biraz nefes alabilince, bir politikacı gibi el sallayıp durakta bakakalan halkı selamlaması o kalabalığın stresini dağıtırdı. Telaş vs stresle buruşmuş ve kavislenmiş yüzlere incecik bir tebessüm bırakırdı. Böyle insanlar ne değerliydi. O kadar zor zamanlarda mizahla ve anlayışla karanlığa mum yakalarlardı. Direksiyonu fazla çevirip konudan çıktım, sadede dönüyorum. Bu konuda bir hatıram ve bir mizah kahramanım daha var, unutmazsam sona saklıyorum.
Nerede kalmıştık? Taksim’de bir başıma mahsur kalmıştım, hem de körüklü bir otobüste. Ardından milletimizin mütebessim, şoförümüzün de “sinirli ama belli etmeyen baba misali” vakur bakışıyla aşağıya indim. “Sen naptın abi?” kahkahaları arasında, şoförün kapıyı henüz deşifre edemediğim bir bakışla açısını hayranlıkla ve minnettarlıkla tekrar hatırladım. Gerisini anlatmayayım, öğrenci adamım. Otobüs seferleri bitmiş. Evim Beşiktaş’ta, akılsız başın faturasını ayaklara kestim.
Şimdi ayrı bir paralel evrene bağlanıyoruz. 129K ( Taksim-Kozyatağı ) otobüsüyle gidiyordum ve tabi ki bu sefer Taksim’e doğru değil. Artık mümkün mertebe Taksim’e gitmemeye çalışıyordum. Hatta Taksim’i hatırlattığı için “taksi” kelimesine de mesafeliyim biraz. O 129K şoförünün ismini neden almadım? Merdivene her adımın atan yolcuya “hoşgeldiniz efendim, bu seferde bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederim. Şurada kolonya da var, Buyrun. Arkaya doğru Buyrun efendim!” diyen şoföre Nobel Yolculuk Ödülü neden verilmedi? Verilmese bile bu ödül neden gündeme sokulmadı? Kendimde mesuliyet hissediyorum, bu güzelliği yaymalıydım. Görevimi geç de olsa şimdi ifa ediyorum. Otobüsün içi bir festival gibiydi. Yolcular otobüsün kibar titremelerine tebessümlerle pozitif enerji katıp rezonans olurlardı. İnen yolculara da ‘iyi günler’ dileyip, “ayağınıza sağlık” deyip uğurlardı kahramanımız. O şoför hatırına Kozyatağı’na taşınılırdı ama öğrenciydik. Öyle hemen “ha” deyince taşınılmıyor ki. Şimdi nerdedir? Hayatta mıdır? Ah bileydim...
Otobüsteki yaşam olduğu gibi hayatın dağdağalarını yansıtırdı. İnişler, çıkışlar, tümsekler, korkular, kokular, bağrışmalar, platonik aşklar, üstünüzde bekleyen teyzeler, yollar, akbil sesleri, sapıklar, manzaralar, sıcak soğuk, gelenin gitmesi, yüzümüze kapanan kapılar, bozulup yarı yolda kalmalar, heyecan, kavuşma, stres...Bu listeyi siz istediğiniz gibi uzatabilirsiniz. Soğuk kış günlerinde kalabalık otobüse girmeyi hiç sevmezdim. Buğulanan gözlükler otobüsün kendine has dünyasına bir uzaylı gibi girdiğimi zannettirirdi. İlginç, aldırmaz gibi gözüküp alttan alta sırıtan tipler beni hemen gözlüğümü çıkarmaya iterdi. Göremesem de bu daha iyiydi. Arkaya da yürümez; atalet kanununa hizmet ederdim. Evet, gözlük ve otobüs arasında da ince bir perde var. Bir önceki günden hatıra halı saha maçı hatırası, gözlüğüm kırıktı ve Aksaray’da otobüs bekliyorduk birkaç arkadaşla. Onlar heyecanla bizi okula götürecek otobüsün numarasını tahmin ediyorlardı. Hala utanırım, yine bir geceydi. Bense “otobüs nerede oğlum?” diye çıkışmıştım ve bana gülmüşlerdi. Elimden tutup bana öndeki “engelli, yaşlı ve çocuklu” koltuğunu göstermişlerdi. Neden sonra her ihtimale karşı ikinci bir gözlük edinip kara gün dostu olarak yastığımın altında saklardım ve değerini hiç kaybetmezdi.
Sözün özü, yollar, vasıtalar, araçlar, binekler, bizim taşıdığımız ve bizi taşıyan her şey ve herkes bizden izler taşır ve bizde derin izler bırakır. Bu izler camın alnımın kenarına bıraktığı izler kadar geçici olsaydı keşke de bu yazıyı yazmayaydım.

Wednesday, March 11, 2020

Araba Sevdası



   Ön kaputu usulca kaldırdım, tozların akan yağlarla karışıp maddenin üç hali dışında farklı bir halini aldığı ve üzerine yapıştığı motor kısımlarına dikkatle baktım. Elime aldığım peçeteyle bataryanın üstünü özenle sildim; parçaların arasına saçılmış yaprak kırıntılarını da kaldırdım. Emektar ve emekçi arabamın park yeri genelde yaprak döken ağaçların altı olurdu, ve kaputun altında birçok sararmış yaprak bulurdum. Bunu Emektar’ın bana veda etmek istediğine yorardım acı da olsa. Emektar da o yapraklar gibiydi. Rengi solmuş, kasası artık bir ağacın gövdesi gibi çizik çizik olmuştu. Bir ara, eşim haberim olmadan, -Emektarla aramızdaki sevgi ve saygı boyutlu ilişkinin farkına varmış olsa gerek- onu yıkatıp beni mutlu etmeyi düşünmüş. Alışmış olduğum solgun rengini göremediğimden onu bulamadım bir süre. Heyecanla aradım ve uzaktan park edildiği yerden ışıl parıl baktığını görür gibi oldum. Karşısına geçtim ve “haydi yine iyisin” dedim. Sileceklerini kaldırıp bıraktım ki bu bir çeşit sevgi gösterisiydi. Tıpkı sevimli çocukların yanaklarından makas aldıkları gibi. Evet, Türkiye’de olsa üzerinde “beni yıka” arşivi bulunabilirdi ama ben tazyikli gelen yıkama suyunun ona eziyet edebileceğini düşünüp yağmurlarla yıkanmasını isterdim. Eğer, şans eseri üstü kapalı bir park yerinde duruyorsa, yağmur taneleri hemen aklıma Emektar’ı getirir ve onu, insanların hayvanlarını gezintiye çıkarması gibi biraz dışarı alıp yağmurun altına salardım. Bunun ona iyi geldiğini, yokuşlarda bana fazla çektirmeyip virajları iyi çekişiyle fark ederdim.

utangaç
Bunları düşünürken, gitmek gereken yere geç kalabileceğimi düşündüm. Emektar’a seslendim: “Haydi aslanım, nazlanma artık. Biliyorum, yorgunsun ve bunu ilgimi çekmek için yapıyorsun ama gitmeliyiz artık!”. Bazen inadı tutardı, Nasreddin Hoca misali ters de süremezdim ki. “Fazla naz şöför usandırır” deyip daha bir bağlılıkla bataryasının uçlarını usulca tekrar sildim, nazikçe yerleştirdim. İçeriden gelen elektrik aksamının tıkırtılarını duydum. Heyecanla kapıyı açtım ve yüzüme gülümseyen sinyal ışıklarına tebessüm ettim. Anahtarı tereddütle çevirdim...ve Emektar’ın talihinin de direksiyonuyla beraber çevrileceğini umarak. Emektar’ın hiç isteyeni olmadı, hep bende kaldı. Bu zaten onun bana daha da bağlanmasına sebep oldu. Ben de satmam ve satmadım da onu.

Emektarla olan geçmişimizden ve ilişkimizin başladığı günlerden bahsetmekte de fayda görüyorum. Sürücü ve binek birbirine denk olmalı, birbirini “taşımalı”. Benimki tam tanımlayamadığım bir başlangıç oldu. Yeni bir diyara, ülkeye, binbir farklılığın “kaynanayı napmalı, kaynar kazana atmalı!” seviyesinde birleşip heterojen bir topluluk oluşturduğu bir ‘eyaletler memleketine’ uçtuk. Kısa sözün uzunu, şoförlük ilk mesleğimdir burada ve bir araba sahibi olup dünya evi değil de ‘yol evine’ girmeyi medeni halimde bir değişim gibi algılamıştım. Arabam telli-duvaklı, boyalı ve yeni değildi ama gelin gibi, epeyce nazlıydı. Yaşlılığını söyleyenler uzaktan uzağa “kuma getirmemi” imâ ettiler ve ben bunları hep savdım. Ta başından, onu ilk gördüğümde kendisinden yeterli elektriği aldığıma inanıyorum ama o benim yerime bataryaya bağlandı zannederim ve elektrik alamadı. Ara ara karşılıklı atışma ve kıvılcım atışmalarımız olsa da, olsun. Gül gibi geçinip gidiyoruz.




Hiç sönmeyen ışıklar
İçimde, derinlerde bir yerde, arabamın içinde geceyi onun şefkatle kavrayan yumuşak ve yamalı koltuklarında geçirmeyi halâ salık veren bir güç hissediyorum ve bunu da araba-ev ikilemindeki sınırların hayli bulanıklaşmasına bağlıyorum. Sesine sesimi yanık bir Anadolu türküsüyle verip, gaz pedalına ilk bastığım andan itibaren zaten bir yetim edasıyla, akmaktan artık kurumaya yüz tutan gözyaşları misali, transmisyon kaçağıyla tanıdım Emektar’ı. Onu, “eti senin kemiği benim” diyen bir öğrenci velisinin endişeyle karışık rahatlığı içinde bana verdiler. O benim yollara yüklediğim hislerin, şarkıların ve çığlıkların hepsine şahittir ve sırdaşımdır. Beni anladığını, hâlet-i ruhiyeme göre ona yaklaştığımı “anlar” ve hiç sönmek bilmeyen arıza ışıklarını çekingen bir şekilde titreştirerek hissettirir. Hele bir arkadaşın evini taşımada kullanmak üzere Emektar’ı benden istemesi karşısında, kızı istenilen bir babanın derinliği ölçüsünde bir “tamam” demişimdir ki nasıl unutayım? Feleğin çemberinden zaten geçmişti, yüz yetmiş bin mil yolu bileğinin, vitesinin hakkıyla almıştı. Eski topraktı, çok mekanik usta eli de değmemişti. Nice aşılmaz gibi görünen mesafeleri sırtlamıştı ve evimizin bir ferdi gibi olmuştu. İçindeki fiziki genişlikle beraber insanın içini açan bir rahatlığı da vardı. Çocuklar kendilerini o kadar rahat hissederlerdi ki fark etmeden çoğu zaman kemerlerini çözüp orta tarafa gelmeye çalışırlardı. Emektar’ın içinde hemen hemen bir evde olabilecek her şey vardı. Başlıyorum, ayakkabılar, elektrikli süpürge artık Emektar’ın demirbaşıydı zira daimi ihtiyaç listesinden o seviyeye terfi etti üstün hizmetlerinden dolayı. Neden ayakkabı dedim? Ben de dahil çocuklar Emektar’ın dünyasına girer girmez ayakkabılarını çıkarırlardı çünkü bir ev bilirlerdi. Onun sunduğu “yolcuperverliği” hissederlerdi. Eve dönerken Emektar’ın beşik frekansında salınım yapan koltuklarında uyuyunca pabuçlarını unuturlardı. Hatta bazen ummadık yerlerden çocukların teki kalmış ayakkabıları çıkardı ki bu Emektar’a ayrı bir nostaljik ve ailevi değer katardı. Temizlik için yeterli doygunluğa ulaşınca yerde ufak bir bakteri habitatı oluşurdu zannederim. Emektar’ın, kendi durumu gibi, sürekli değişen bir kokusu vardı ki eşi benzeri olamazdı. Kâh arka tarafına konulup unutulan kebaplar kâh ayakkabı bağcıkları kâh da yere dökülüp akmış sıvı sabun ya da vites yağı. Hatayla koyduğum oto kokusunun da hakim mahalle baskısına dayanamayıp fıtratının gereğini yapamadığına şahit olmuştur bu okur-yazar şoför. Tüm bu özellikleriyle sevimli gelirdi bana Emektar. Mesela, kendisi de bir hata yaptığında hemen dönmesini bilirdi. Bir gün, I-880 denilen ve bir uçağın iniş yapabileceği çevre yolunda en sol şeritten saatte 80 mil hızla ilerlerken birden tüm göstergeler söndü, ve Emektar sanki boyunduğundan kurtulmuş ama çatlamış bir at gibi soluğu emniyet şeridinde aldı. Cürüm büyüktü, bizi tehlikeye atmıştı. O kadar kolay kalkabileceğini zannetmiyordum altondan. Kapağı açtım, üfledim, sildim ve yarasının olduğu bataryasına dokundum. Kalp atışları normale dönmüş bir hasta gibi hafif bir kıpırdanma yaşandı ve gitmesi gereken yolu tamamladı. İşte böyle de hatasından dönmeyi bilirdi Emektar.

Emektar'in Gölgesinde
Gel gör ki, zamanın hızla akan dişlileri onun paslanmış dişlilerini de öğüttü. Ben onu almadan önce, kayın biraderim evinin altındaki garaja bırakmıştı tıpkı cami avlusuna bırakılan bir yetim gibi. İçi dükkan deposu gibiydi. Çalışmıyordu. Sahibi onu bana hediye etmek için allayıp pullamadı, ama akan yağını sildi ve sürekli bir ney gibi inleyip yağ dökeceğini söyledi. “Doğru” dedim, bazı yaralar kapanmaz. Emektar’ın şanzıman çatlağının giderilmesi için kendi fiyatından daha fazla para gerekeceğini söylediler ustalar. Her hafta ben düzenli olarak yağını içiriyordum ve bu da onun tam istediğiydi. O kaput açılacaktı bir kere, sanki ağzını açar gibi dökecekti derdini. O benim hep çekmişti derdimi ve böylece vermişti dersimi. Gece telefonlardan umudumun kesildiği yerlerde, ormanlı yollarda onun ışıklarıyla yolları kestim ve evime ulaştım. Eşimle en nazenin ve içten muhabbetleri gözlerimizi onun penceresinden ufka diktiğimizde işledik ilmek ilmek. Onu atmak ne demek? Aradan epey zaman geçti. Artık Emektar da razı oldu bir köşede beklemeye. Yeni bir araba geldi ve iyi anlaşıyorlar. Hatta ondan iki kablo yardımıyla da olsa elektrik aldı ve nostaljik bir tura çıktı. İki aşık gibi dolaştık dağların eteğinde, sevinçle. Ardından garajın içine koydum onu. Çocuklar yine içine giriyor, oynuyor ve evde hürmet gören bir dede gibi başımızda duruyor. Kendimi bir vefasız gibi addediyorum ama ondan bir işaret bekliyorum. Aslında herhangi bir işaret ya da sinyal vermediği zaman geri dönüşüm şirketine vereceğim ki parçalarıyla başka arabalarda yaşamaya devam etsin. Bende çokça resmi var, hatta albüm bile yapabilirim.