Yıl 2012 idi zannederim. Bangladeş’in soğuk, sağanak sivrisinek yağışlı
kışı yerini usulca baştan ayağa hem de yağışsız ıslanma mevsimine
bırakıyordu. Nisanla başlayan sıcak havaların sanki maddenin katı, sıvı
halleri gibi beni sıvıya çevirdiğini düşünüyordum. Sineklerle delik deşik
olmuş bir beden aldığı suları havanın bayıltan rutubetiyle hemen dışarı
sızdırıyordu. Zaten çamaşır makinesinden çıkan çamaşırla üzerimdeki
çamaşırın arasındaki ince farkı sezemez olmuştum. Her teneffüs top oynayıp
sürekli terleyen Taki adındaki öğrencim “ben terli olmazsam kendimi rahat
hissetmiyorum” demişti ki hiç unutmam. Belki de içgüdüsel olarak her
teneffüs yeni doğmuş ceylanlar gibi top peşinde sekmesi varoluşsal ve
bedensel bir huzur ve tatmin arayışıydı. Neyse, olay felsefesine gerek
olmadan gayet, ter gibi berrak. Hele Quazi isminde çok iyi top oynayan
öğrencimin on dakikalık teneffüslerin tamamını antrenman saatine
çevirmesi, ardından gelip ayak hizasındaki klimaya sırtını yaslayıp
zevkten dört köşe olması hiç aklımdan çıkmaz. O bakımdan dersteyken zaten
dışarıda, sahada olan dikkatini futbol örnekleriyle çekebilme kabiliyeti
geliştirmiştim. Adama hiç öyle soğuk moğuk çarpmıyordu. Klimayla
kutsallığa ve duygusallığa varabilecek bir ilişkisi vardı. En basiti
ağzını burnunu klimanın serin mazgallarına yaklaştırıp...Annelerin “aman
üşütürsün” teorisi çöküyordu kafamda Quazi’yi görünce. Konu bu mu?
Hayır...Şöyle genel bir Bangladeş çerçevesi çizmek istedim ama sanki
yazarken bile parmaklarımın ucu terledi. Durum bu kadar derinlikli
yani.
Nisan gelmişti. Kadir Hoca ve Bilal Hoca,
çiftçilerin toprağa tohum ekip ürün beklediği gibi burslu öğrenci sınavı
yapmaya ve şehirden köye uzanan bir eğitim eli olmaya gidiyorlardı.
Sorarlar ya “yolculuk nasıldı?”. Şu an ancak diyebileceğim, karşıki
dağları yıkabilecek “hiç sormayın ya!”silüetinde bir ‘of’tur. Gerçi
Bangladeş’te dağ da yok ama yolculuklarda çekilen oflarla, edilen ahlarla
hepsinin yıkılmış olabilmesi de hiç akla uzak gözükmüyor. O otobüslerdeki
kadar içten “şehadet” getirdiğim vaki midir? Cevap yok.Trafik maceraları
ayrı bir kitap konusu. Oraya girersem beni bulamayabilirsiniz. Zannederim
Tangail’e gidiyorduk. Tatlılarıyla meşhur da, güzel harbiden ama Dakka’dan
uzaklaştıkça Allah’a yaklaştığımız için gözümüz iştihamız tatlı matlı
görmüyor. Ziyaretten sonra millet “tatlı getirdiniz mi?” diye soruyor ama
soranlara ben acı-tatlı bir gülümsemeyle karşılık veriyordum. Yolculuğun
detaylarına bilerek girmiyorum zira birileri illa ki anlatacaktır. Mesela
Kadir Bey’in yıllarca hem toplu taşıma araçlarında, hem de Dakka
Üniversitesi’nde dirsek çürütmüş bir öğrenci olarak yolculuk maceralarını
anlatmaya hakkı var. Bizim de ondan duymaya hakkımız var. Buradan
kendisini etiketliyorum ki duysun, yazsın. @kadirköken. Tangail’ın ücra
bir köyündeki seçme sınavı bitti, dönüş için köyün meydanında bir CNG {
resmini koyacağım }bekliyorduk. Yabancıyız, köylüler turisti hem de
ikisini belki sadece evlerinden varsa televizyonda görmüşlerdir ya da
gazetede. Genç, yakışıklı, eğitimli :-) Etiyle kemiğiyle bizi gören ilk
çift göz bakmaya başladı biz tahta bir bankın üzerinde tabut misal yeşil
CNGmizi beklerken. Dakikalar geçiyor ve her dakika başka bir meraklı
insanı başımıza getiriyordu. Gülümsüyorduk nedense, belki de konuşacak
takatimiz kalmamıştı. Kadir Hocam yoksa Bengalceyi iliklerine kadar
işletmişti. Bir an zamanı kafamda durdurdum ki daha fazla insan
toplanmasın ama nafile. Bir ara bir nefhada sayılamayacak kadar insan
toplandığına şahit oldum. Artık istatistik metotlarıyla sayı yaklaşımı
yapabilirdik. Çok güzel, samimi, meraklı, parıl parıl insanlardı. Ben öyle
içten, şaşırmış, ilgili bir çocuk gibi ışıl ışıl gülümsemeleri aynı anda
görmedim. Konuşmak istiyorlardı ama utanıyorlardı. Bakıştık uzun süre. Her
bir tebessüm bir kelime gibiydi. Orada bir kitap çıktı sayfaları olmayan.
Utandım ben de, rengim görünüşüm farklı olsa da insanlık olarak kardeş
olduğumuzu fark ettim. Sevdim onları. Yaklaşık 15-20 dakika bekledik
zannederim. Birkaç kelime konuştuğumuzu da hatırlıyorum. Duygu akımının
yoğunluğundan ne konuştuğumuzu da hatırlamıyorum. O köyde içinde elektrik
alet olarak birkaç lamba, pervane ve telefon olan teneke evlere misafir
olmuştuk. Doğal yaşamdı, bambaşkaydı. Yemyeşil, sımsıcak tebessümler,
tatlı bir telaşeydi gördüğümüz ama hiç unutamayacağımız. Gittikten sonra
belki de günlerce köy kahvesinde muhabbet konusu olduk. Bangladeş bana
tıklım tıklım, milyonlarca insanı şefkatle ama zorlukla besleyen bağrını
açtı. Hatıralar çok ama en güzeli dili için canlar vermiş bir ülkenin
dilini öğrenmek, zevkle konuşmak, hala Amerika’da dahi Bengal dostlar
edinip Bengalce konuşmak oldu. Bir keresinde Dubai’de havalimanındaki bir görevliyle konuşmamız
olmuştu. Benle İngilizce konuştu sonra içgüdülerim karşımdaki güzel
simanın bir Bengaldeki gökçek yüze ait olduğunu söyledi. Bengalce
konuşmaya başladım. O hizmetli durdu, dondu, yüzüme bakakaldı, 3-5 saniye
konuşamadı. O yüzündeki ifadeyi ifade edemem. Sonra Bengalce karşılık
vermeye başladı. Sanki çok gergin stresli bir ortamdan çıkınca rahatlar da
bir kanepeye göçersiniz ya. Bir anda yüzündeki manalar değişti, yumuşadı
ve yıllar önce o köydeki gülümsemelere dönüştü... Bangladeş’i böyle küçük
bir yazıya sığdıramam. Ülke küçücüktür ama kalp ve dillerde kocamandır,
sığmaz ve hatıralarının konuşulmadığı bir gün yoktur evimde.
No comments:
Post a Comment