Tuesday, June 2, 2020

ZIYARET VE GOZLER

    Yıl 2012 idi zannederim. Bangladeş’in soğuk, sağanak sivrisinek yağışlı kışı yerini usulca baştan ayağa hem de yağışsız ıslanma mevsimine bırakıyordu. Nisanla başlayan sıcak havaların sanki maddenin katı, sıvı halleri gibi beni sıvıya çevirdiğini düşünüyordum. Sineklerle delik deşik olmuş bir beden aldığı suları havanın bayıltan rutubetiyle hemen dışarı sızdırıyordu. Zaten çamaşır makinesinden çıkan çamaşırla üzerimdeki çamaşırın arasındaki ince farkı sezemez olmuştum. Her teneffüs top oynayıp sürekli terleyen Taki adındaki öğrencim “ben terli olmazsam kendimi rahat hissetmiyorum” demişti ki hiç unutmam. Belki de içgüdüsel olarak her teneffüs yeni doğmuş ceylanlar gibi top peşinde sekmesi varoluşsal ve bedensel bir huzur ve tatmin arayışıydı. Neyse, olay felsefesine gerek olmadan gayet, ter gibi berrak. Hele Quazi isminde çok iyi top oynayan öğrencimin on dakikalık teneffüslerin tamamını antrenman saatine çevirmesi, ardından gelip ayak hizasındaki klimaya sırtını yaslayıp zevkten dört köşe olması hiç aklımdan çıkmaz. O bakımdan dersteyken zaten dışarıda, sahada olan dikkatini futbol örnekleriyle çekebilme kabiliyeti geliştirmiştim. Adama hiç öyle soğuk moğuk çarpmıyordu. Klimayla kutsallığa ve duygusallığa varabilecek bir ilişkisi vardı. En basiti ağzını burnunu klimanın serin mazgallarına yaklaştırıp...Annelerin “aman üşütürsün” teorisi çöküyordu kafamda Quazi’yi görünce. Konu bu mu? Hayır...Şöyle genel bir Bangladeş çerçevesi çizmek istedim ama sanki yazarken bile parmaklarımın ucu terledi. Durum bu kadar derinlikli yani. 
    Nisan gelmişti. Kadir Hoca ve Bilal Hoca, çiftçilerin toprağa tohum ekip ürün beklediği gibi burslu öğrenci sınavı yapmaya ve şehirden köye uzanan bir eğitim eli olmaya gidiyorlardı. Sorarlar ya “yolculuk nasıldı?”. Şu an ancak diyebileceğim, karşıki dağları yıkabilecek “hiç sormayın ya!”silüetinde bir ‘of’tur. Gerçi Bangladeş’te dağ da yok ama yolculuklarda çekilen oflarla, edilen ahlarla hepsinin yıkılmış olabilmesi de hiç akla uzak gözükmüyor. O otobüslerdeki kadar içten “şehadet” getirdiğim vaki midir? Cevap yok.Trafik maceraları ayrı bir kitap konusu. Oraya girersem beni bulamayabilirsiniz. Zannederim Tangail’e gidiyorduk. Tatlılarıyla meşhur da, güzel harbiden ama Dakka’dan uzaklaştıkça Allah’a yaklaştığımız için gözümüz iştihamız tatlı matlı görmüyor. Ziyaretten sonra millet “tatlı getirdiniz mi?” diye soruyor ama soranlara ben acı-tatlı bir gülümsemeyle karşılık veriyordum. Yolculuğun detaylarına bilerek girmiyorum zira birileri illa ki anlatacaktır. Mesela Kadir Bey’in yıllarca hem toplu taşıma araçlarında, hem de Dakka Üniversitesi’nde dirsek çürütmüş bir öğrenci olarak yolculuk maceralarını anlatmaya hakkı var. Bizim de ondan duymaya hakkımız var. Buradan kendisini etiketliyorum ki duysun, yazsın. @kadirköken. Tangail’ın ücra bir köyündeki seçme sınavı bitti, dönüş için köyün meydanında bir CNG { resmini koyacağım }bekliyorduk. Yabancıyız, köylüler turisti hem de ikisini belki sadece evlerinden varsa televizyonda görmüşlerdir ya da gazetede. Genç, yakışıklı, eğitimli :-) Etiyle kemiğiyle bizi gören ilk çift göz bakmaya başladı biz tahta bir bankın üzerinde tabut misal yeşil CNGmizi beklerken. Dakikalar geçiyor ve her dakika başka bir meraklı insanı başımıza getiriyordu. Gülümsüyorduk nedense, belki de konuşacak takatimiz kalmamıştı. Kadir Hocam yoksa Bengalceyi iliklerine kadar işletmişti. Bir an zamanı kafamda durdurdum ki daha fazla insan toplanmasın ama nafile. Bir ara bir nefhada sayılamayacak kadar insan toplandığına şahit oldum. Artık istatistik metotlarıyla sayı yaklaşımı yapabilirdik. Çok güzel, samimi, meraklı, parıl parıl insanlardı. Ben öyle içten, şaşırmış, ilgili bir çocuk gibi ışıl ışıl gülümsemeleri aynı anda görmedim. Konuşmak istiyorlardı ama utanıyorlardı. Bakıştık uzun süre. Her bir tebessüm bir kelime gibiydi. Orada bir kitap çıktı sayfaları olmayan. Utandım ben de, rengim görünüşüm farklı olsa da insanlık olarak kardeş olduğumuzu fark ettim. Sevdim onları. Yaklaşık 15-20 dakika bekledik zannederim. Birkaç kelime konuştuğumuzu da hatırlıyorum. Duygu akımının yoğunluğundan ne konuştuğumuzu da hatırlamıyorum. O köyde içinde elektrik alet olarak birkaç lamba, pervane ve telefon olan teneke evlere misafir olmuştuk. Doğal yaşamdı, bambaşkaydı. Yemyeşil, sımsıcak tebessümler, tatlı bir telaşeydi gördüğümüz ama hiç unutamayacağımız. Gittikten sonra belki de günlerce köy kahvesinde muhabbet konusu olduk. Bangladeş bana tıklım tıklım, milyonlarca insanı şefkatle ama zorlukla besleyen bağrını açtı. Hatıralar çok ama en güzeli dili için canlar vermiş bir ülkenin dilini öğrenmek, zevkle konuşmak, hala Amerika’da dahi Bengal dostlar edinip Bengalce konuşmak oldu.          Bir keresinde Dubai’de havalimanındaki bir görevliyle konuşmamız olmuştu. Benle İngilizce konuştu sonra içgüdülerim karşımdaki güzel simanın bir Bengaldeki gökçek yüze ait olduğunu söyledi. Bengalce konuşmaya başladım. O hizmetli durdu, dondu, yüzüme bakakaldı, 3-5 saniye konuşamadı. O yüzündeki ifadeyi ifade edemem. Sonra Bengalce karşılık vermeye başladı. Sanki çok gergin stresli bir ortamdan çıkınca rahatlar da bir kanepeye göçersiniz ya. Bir anda yüzündeki manalar değişti, yumuşadı ve yıllar önce o köydeki gülümsemelere dönüştü... Bangladeş’i böyle küçük bir yazıya sığdıramam. Ülke küçücüktür ama kalp ve dillerde kocamandır, sığmaz ve hatıralarının konuşulmadığı bir gün yoktur evimde.

No comments:

Post a Comment