Haydi gelin oturun sofraya, muhabbetin belini kıralım. Çayımız da ince bellide olsun ki işimiz kolaylaşsın. Gerçi bu aralar, insanların çoğu artık çayı şekerinden kopardılar. Pek tadımız yok. Çayın buharı o bakımdan, ayrı bir hüzünle ama hiç de kaybetmediği bir hüsünle yükseliyor gibi gelir bana. Şimdilerde, çayınıza şeker attığınız için “şekerli çay sahası” deyip sizi meclislerden ayrı tutabilirler. Çayına şeker atanların çayın buharı gibi, belirsiz ve gizlice bir ayrıma tâbi tutulduğunu hissediyorum. Şahsi tercihimi beyan etmiyorum ama ikisinin çok iyi bir ikili olduğunu düşünmekten de kendimi geri alamıyorum. Günde bilmem kaç defa damarlarımızı arşınlayan, alyuvarlarımızın tepesine oturup sıcak sıcak dolaşan ve dilimiz-damağımızın pH değerini neredeyse kültürel ve hatta genetik kodlarımıza kadar değiştiren çayın tarihinden bahsetmek iyi olurdu. Öte yandan, bana çayın nereden geldiğinin meçhul olması daha tatlı gelir, bu iradi bilinmezlik ve sırrı çözmeye hiç çalışmam ve bunu da çayımın şekeri sayarım. Çayı o kadar içselleştirmişimdir ki çayın tarihini kendi hayatımla başlatmayı yeğlerim. Biraz da onu başka dillerin ve zaman kalıplarının tanımlamasını içten içe kıskanırım ve benden öncesine kapatırım. Haydi öyleyse gelin, “çayın tarihini” ve hatırlattıklarını inceleyelim hafızamın buğulanmış pencerelerinden.
![]() |
| Renkli gunlerin renkli çayi |
Çayın etrafında hep sevdiklerimi gördüm ya da sevdiklerimi çayın etrafinda görmeyi sevdim. Dedemin tiryakiliğini geç gelen çayın ardından mutfaktakilere attığı fırçanın şiddetiyle ölçüyordum. Allah’tan “atılan fırça”nın uzunluğu ve ağırlığıyla ölçtürmüyordu bunu dedeciğim. Çayı dilinde gezdirerek çıkarttığı “ahhh” sesini taklit ederken zevkten dört köşe olurdum. Dedemi anlayamıyordum demek ki o zamanlar. Öyle alelacele yapılan çaya yeşil ışık yakmazdı kendisi. Yemek hazırlıkları başlar başlamaz çay da ocağın üstündeki yerini alırdı güya “bensiz ol(a)maz” mesajını verircesine. Çay önemliydi. Çocukluk saikiyle, bazen çay bardağını bir oyuncak gibi değişik şekillerde tutup, kâh bardağı kaşığın üstünde taşıyıp höpürdeterek kâh içine pipeti daldırıp köpürterek, içermiş gibi yapınca dedemden güzel azar işitmişimdir. O bakımdan, çayın aile içinde farklı bir yeri, otoritesi ve konumu vardı. Baktık aile olduğumuzu, ya da sevgimizi tekrar hissettik; içimiz bir demlik gibi kaynayıverdi; hemen “haydi bir çay koy da içelim” diyen birisi çıkardı. Çay bir nevi kendi kaynamasıyla bizdeki kaynamanın rezonans ikiziydi. Dedeme göre herkes çay tiryakisi olamazdı. Kaçak çaya karşı ayrı alerjisi vardı. Kıbrıs Harekatında aktif görev almıştı ve çayını yudumlarken hatıralarını anlatışında bambaşka bir soluk sarardı beni. Zaman değişmişti; artık dedemle karşılıklı oturup çay içiyorduk. Aynı resmî protokollerde olduğu gibi, bunu onun beni “çayla ilişkiler” noktasında resmen tanıdığının işareti ve aile içi medeni bir statü kabul ederdim. Muhtemelen çay üzerinden yaptığım muziplikleri artık görmez olduğundan beni terfî ettirdi.
Evet, çay eskimez bir güzelliktir, biz yaşlansak da o hep genç ve güzel kalır. Binaenaleyh, çayla olan dostluğum günden güne büyüyüp serpildi. Hayat bu ya, inişler çıkışlar, düşmeler kalkmalar, yenilenip pörsümeler, tazelenip bayatlamalar, buharlaşıp yoğunlaşmalar beraberdir hep. “Dostluklar da teste tabi tutulur” derdim hep. Çayla olan dostluğumun bu imtihana maruz kalmasını istemezdim hiç. Hala dupduru hatırlarım. Bir okul pikniğinde, beşinci sınıftayken, ilk defa bir semaver görmüştüm. Etkilenmiştim, bakakalmış ve başkalaşmıştım. Aslında çay öğretmenler için getirilmişti ama ben tabi ve büyüyen bir insiyak hissettim içimde. O pırıl pırıl semaverin çekiciliği, içindeki çayın kokusunu gururla yaymaya başlaması ve demlendikçe davetini reddetmenin olasıya zorlaştığı gerçeği gitgide yayılıyordu iliklerimde. Çayın semaverle birleşmiş büyüsü, çocuksu heyecanlar ve naiflikle birleşince çok saygı gösterdiğim ve kendimce hoşlandığım beden eğitimi öğretmenimden uzaklaşamaz hale gelmiştim.

O gün çay başında şakalar, espriler çıkıyordu benden kaynayıp taşan bir akarsu misali. O esnada çayı ve güzelliğini unuttum tabi ki. İnanılmaz bir şey oldu. Çayın ilk defa ürkütücü yönünü gördüm. Belki de çayın çekiciliğini unutup öğretmenimin iklimine kendimi salınca cezalandırmıştı beni. Çay bardaktan kapıyı çarpıp ayrılan bir sevgili misali çıktı gitti ve elim yandı, gülmeler paniğe döndü. Bir âh ettim, ağladım ve etrafıma toplandı insanlar. Acısı geçmişti ama ben bir nevi yas tutar gibi dövünmeye devam ediyordum. Öğretmenim ellerimden tuttu, kendi elinin narin sıcaklığında eriyen buzu yanığa tuttu. Gözlerinin içine baktım; çaya döndüm. Garip bir boşlukta hissetim kendimi. Derken, ‘hatamı’ anladım, usluca ve usulca yarım kalan çayı içtim. Gözyaşımı öğretmenimle beraber sildim. Bu da çayla aramızdaki bağın sarsılmasına sebep oldu. Ardından, bir müddet çay içemedim. Üstüne üstlük, eve gidince rahmetlik anneannemin bacağından aşağıya çaydanlığın düştüğünü ve çok ağır bir yanıkla mücadele ettiğini söyledi annem. Bunu büyüdüğüme, hayatın acılarla dolu olabileceğine ve yenilen tokatın en acısının en sevdiklerinden gelebileceğine işaret saydım. Çayın bana böylece bir hayat dersi vereceğini düşünememiştim. Aslında beni hazırlıyordu hayata.
Aradan yıllar geçti. Çay hayata, inanca, felsefeye ve çevremdekileri anlamlandırmaya dair ip uçları vermeye başladı. "Çaysal duygusallık" gençlik heyecanlarıyla beraber uçup gitti. Düşünüyorum da; hayatının baharında yemyeşilken capcanlı, leziz mi leziz olan çay kuruyup gittikten ve karardıktan sonra daha da güzelleşiyor. İnsanın vücudunda dolaşıp, bazısı strese iyi geliyor, bazısı fazla kilolarınızı hedef alıyor, bir kısmı uykunuzu alıp götürüyor ve bazılarıysa oluşturdukları halkanın gücüyle sosyal bir çekim alanı oluşturup en unutulmaz sohbetlere sebeplik yapıyor. Pek derindir aslında kendisi. Öte yandan, bazıları bir poşete hapsolup aslını kaybediyor. O bakımdan, poşet çaya hem acırım hem de pek itibar etmem fakat gözlem yapmak için hem de çaydanlıkta demlenen çayın kıymetini daha iyi anlamak bazen ‘kullanırım’. Çay yavaşça sinerken suyun her köşesine, kötülüklerin de böyle kara duman gibi sosyal difüzyonlarla, tekdüze düşünen ve hiç itiraz edemeyen kitlelerin taşımasıyla yayıldığını düşünürüm. Düzensizlikten düzene dönüşün istatistiki olarak ne denli zayıf bir ihtimal olduğunu düşünüp, varsa bir şer ve kötülük, daha başında iyice bünyeyi sarmadan itiraz edilmesi ve mücadele edilmesi gerektiğini hatırlarım. Çayın buharını soğukta gözlüklerime tutup yoğunlaşmasını izlerim. Bazı soğukkanlı insanların yüksek enerjiyle yayılan belayı nasıl durdurduğunu ve yumuşattığını görürüm bunda damla damla. Bir de, çayımı her zaman soğuturum biraz. Kendi haline ilgisiz, katkısız ve gayretsiz bırakılan her şeyin usulca asimilasyonla çevresindekilere dönüştüğünü düşünürüm. Bu hemen beni avucumun içiyle, biraz yanma pahasına da olsa bardağı kavramaya iter. Engel olmaya çalışırım bu bozulmaya. Sonra birkaç yudumda hızlıca geçişini hissederim boğazımdan ve 37 derece vücut sıcaklığında, güvende ve emin olduğuyla rahatlarım.

Çayın ziyan edilmesine hiç dayanamam; dibinde kalanı varsa yakınımda hemen bir ağacın dibine dökerim. Ağaç da nasiplensin, çaya kavuşsun ve çay da geldiği yerle, toprakla buluşsun. Çay böyle ummandır dünyamı saran ve dalga dalga hatıralar saçan. Çaya doyum olmaz, içmeye sözüm olmaz. Lügatlerde ırmağın küçüğü olan “çay” kelimesini kaldırmak istemişimdir hep onca dil hassasiyetine rağmen. Çay çenemi düşürdü, elim dilim kurudu. Ocaktan gelen ses çağırıyor beni, onu kıramam ve yazıyı burada keserim.

No comments:
Post a Comment