Ön kaputu usulca kaldırdım, tozların akan yağlarla karışıp maddenin üç hali dışında farklı bir halini aldığı ve üzerine yapıştığı motor kısımlarına dikkatle baktım. Elime aldığım peçeteyle bataryanın üstünü özenle sildim; parçaların arasına saçılmış yaprak kırıntılarını da kaldırdım. Emektar ve emekçi arabamın park yeri genelde yaprak döken ağaçların altı olurdu, ve kaputun altında birçok sararmış yaprak bulurdum. Bunu Emektar’ın bana veda etmek istediğine yorardım acı da olsa. Emektar da o yapraklar gibiydi. Rengi solmuş, kasası artık bir ağacın gövdesi gibi çizik çizik olmuştu. Bir ara, eşim haberim olmadan, -Emektarla aramızdaki sevgi ve saygı boyutlu ilişkinin farkına varmış olsa gerek- onu yıkatıp beni mutlu etmeyi düşünmüş. Alışmış olduğum solgun rengini göremediğimden onu bulamadım bir süre. Heyecanla aradım ve uzaktan park edildiği yerden ışıl parıl baktığını görür gibi oldum. Karşısına geçtim ve “haydi yine iyisin” dedim. Sileceklerini kaldırıp bıraktım ki bu bir çeşit sevgi gösterisiydi. Tıpkı sevimli çocukların yanaklarından makas aldıkları gibi. Evet, Türkiye’de olsa üzerinde “beni yıka” arşivi bulunabilirdi ama ben tazyikli gelen yıkama suyunun ona eziyet edebileceğini düşünüp yağmurlarla yıkanmasını isterdim. Eğer, şans eseri üstü kapalı bir park yerinde duruyorsa, yağmur taneleri hemen aklıma Emektar’ı getirir ve onu, insanların hayvanlarını gezintiye çıkarması gibi biraz dışarı alıp yağmurun altına salardım. Bunun ona iyi geldiğini, yokuşlarda bana fazla çektirmeyip virajları iyi çekişiyle fark ederdim.
Bunları düşünürken, gitmek gereken yere geç kalabileceğimi düşündüm. Emektar’a seslendim: “Haydi aslanım, nazlanma artık. Biliyorum, yorgunsun ve bunu ilgimi çekmek için yapıyorsun ama gitmeliyiz artık!”. Bazen inadı tutardı, Nasreddin Hoca misali ters de süremezdim ki. “Fazla naz şöför usandırır” deyip daha bir bağlılıkla bataryasının uçlarını usulca tekrar sildim, nazikçe yerleştirdim. İçeriden gelen elektrik aksamının tıkırtılarını duydum. Heyecanla kapıyı açtım ve yüzüme gülümseyen sinyal ışıklarına tebessüm ettim. Anahtarı tereddütle çevirdim...ve Emektar’ın talihinin de direksiyonuyla beraber çevrileceğini umarak. Emektar’ın hiç isteyeni olmadı, hep bende kaldı. Bu zaten onun bana daha da bağlanmasına sebep oldu. Ben de satmam ve satmadım da onu.
Emektarla olan geçmişimizden ve ilişkimizin başladığı günlerden bahsetmekte de fayda görüyorum. Sürücü ve binek birbirine denk olmalı, birbirini “taşımalı”. Benimki tam tanımlayamadığım bir başlangıç oldu. Yeni bir diyara, ülkeye, binbir farklılığın “kaynanayı napmalı, kaynar kazana atmalı!” seviyesinde birleşip heterojen bir topluluk oluşturduğu bir ‘eyaletler memleketine’ uçtuk. Kısa sözün uzunu, şoförlük ilk mesleğimdir burada ve bir araba sahibi olup dünya evi değil de ‘yol evine’ girmeyi medeni halimde bir değişim gibi algılamıştım. Arabam telli-duvaklı, boyalı ve yeni değildi ama gelin gibi, epeyce nazlıydı. Yaşlılığını söyleyenler uzaktan uzağa “kuma getirmemi” imâ ettiler ve ben bunları hep savdım. Ta başından, onu ilk gördüğümde kendisinden yeterli elektriği aldığıma inanıyorum ama o benim yerime bataryaya bağlandı zannederim ve elektrik alamadı. Ara ara karşılıklı atışma ve kıvılcım atışmalarımız olsa da, olsun. Gül gibi geçinip gidiyoruz.
![]() |
| Hiç sönmeyen ışıklar |
İçimde, derinlerde bir yerde, arabamın içinde geceyi onun şefkatle kavrayan yumuşak ve yamalı koltuklarında geçirmeyi halâ salık veren bir güç hissediyorum ve bunu da araba-ev ikilemindeki sınırların hayli bulanıklaşmasına bağlıyorum. Sesine sesimi yanık bir Anadolu türküsüyle verip, gaz pedalına ilk bastığım andan itibaren zaten bir yetim edasıyla, akmaktan artık kurumaya yüz tutan gözyaşları misali, transmisyon kaçağıyla tanıdım Emektar’ı. Onu, “eti senin kemiği benim” diyen bir öğrenci velisinin endişeyle karışık rahatlığı içinde bana verdiler. O benim yollara yüklediğim hislerin, şarkıların ve çığlıkların hepsine şahittir ve sırdaşımdır. Beni anladığını, hâlet-i ruhiyeme göre ona yaklaştığımı “anlar” ve hiç sönmek bilmeyen arıza ışıklarını çekingen bir şekilde titreştirerek hissettirir. Hele bir arkadaşın evini taşımada kullanmak üzere Emektar’ı benden istemesi karşısında, kızı istenilen bir babanın derinliği ölçüsünde bir “tamam” demişimdir ki nasıl unutayım? Feleğin çemberinden zaten geçmişti, yüz yetmiş bin mil yolu bileğinin, vitesinin hakkıyla almıştı. Eski topraktı, çok mekanik usta eli de değmemişti. Nice aşılmaz gibi görünen mesafeleri sırtlamıştı ve evimizin bir ferdi gibi olmuştu. İçindeki fiziki genişlikle beraber insanın içini açan bir rahatlığı da vardı. Çocuklar kendilerini o kadar rahat hissederlerdi ki fark etmeden çoğu zaman kemerlerini çözüp orta tarafa gelmeye çalışırlardı. Emektar’ın içinde hemen hemen bir evde olabilecek her şey vardı. Başlıyorum, ayakkabılar, elektrikli süpürge artık Emektar’ın demirbaşıydı zira daimi ihtiyaç listesinden o seviyeye terfi etti üstün hizmetlerinden dolayı. Neden ayakkabı dedim? Ben de dahil çocuklar Emektar’ın dünyasına girer girmez ayakkabılarını çıkarırlardı çünkü bir ev bilirlerdi. Onun sunduğu “yolcuperverliği” hissederlerdi. Eve dönerken Emektar’ın beşik frekansında salınım yapan koltuklarında uyuyunca pabuçlarını unuturlardı. Hatta bazen ummadık yerlerden çocukların teki kalmış ayakkabıları çıkardı ki bu Emektar’a ayrı bir nostaljik ve ailevi değer katardı. Temizlik için yeterli doygunluğa ulaşınca yerde ufak bir bakteri habitatı oluşurdu zannederim. Emektar’ın, kendi durumu gibi, sürekli değişen bir kokusu vardı ki eşi benzeri olamazdı. Kâh arka tarafına konulup unutulan kebaplar kâh ayakkabı bağcıkları kâh da yere dökülüp akmış sıvı sabun ya da vites yağı. Hatayla koyduğum oto kokusunun da hakim mahalle baskısına dayanamayıp fıtratının gereğini yapamadığına şahit olmuştur bu okur-yazar şoför. Tüm bu özellikleriyle sevimli gelirdi bana Emektar. Mesela, kendisi de bir hata yaptığında hemen dönmesini bilirdi. Bir gün, I-880 denilen ve bir uçağın iniş yapabileceği çevre yolunda en sol şeritten saatte 80 mil hızla ilerlerken birden tüm göstergeler söndü, ve Emektar sanki boyunduğundan kurtulmuş ama çatlamış bir at gibi soluğu emniyet şeridinde aldı. Cürüm büyüktü, bizi tehlikeye atmıştı. O kadar kolay kalkabileceğini zannetmiyordum altondan. Kapağı açtım, üfledim, sildim ve yarasının olduğu bataryasına dokundum. Kalp atışları normale dönmüş bir hasta gibi hafif bir kıpırdanma yaşandı ve gitmesi gereken yolu tamamladı. İşte böyle de hatasından dönmeyi bilirdi Emektar.
![]() |
| Emektar'in Gölgesinde |
Gel gör ki, zamanın hızla akan dişlileri onun paslanmış dişlilerini de öğüttü. Ben onu almadan önce, kayın biraderim evinin altındaki garaja bırakmıştı tıpkı cami avlusuna bırakılan bir yetim gibi. İçi dükkan deposu gibiydi. Çalışmıyordu. Sahibi onu bana hediye etmek için allayıp pullamadı, ama akan yağını sildi ve sürekli bir ney gibi inleyip yağ dökeceğini söyledi. “Doğru” dedim, bazı yaralar kapanmaz. Emektar’ın şanzıman çatlağının giderilmesi için kendi fiyatından daha fazla para gerekeceğini söylediler ustalar. Her hafta ben düzenli olarak yağını içiriyordum ve bu da onun tam istediğiydi. O kaput açılacaktı bir kere, sanki ağzını açar gibi dökecekti derdini. O benim hep çekmişti derdimi ve böylece vermişti dersimi. Gece telefonlardan umudumun kesildiği yerlerde, ormanlı yollarda onun ışıklarıyla yolları kestim ve evime ulaştım. Eşimle en nazenin ve içten muhabbetleri gözlerimizi onun penceresinden ufka diktiğimizde işledik ilmek ilmek. Onu atmak ne demek? Aradan epey zaman geçti. Artık Emektar da razı oldu bir köşede beklemeye. Yeni bir araba geldi ve iyi anlaşıyorlar. Hatta ondan iki kablo yardımıyla da olsa elektrik aldı ve nostaljik bir tura çıktı. İki aşık gibi dolaştık dağların eteğinde, sevinçle. Ardından garajın içine koydum onu. Çocuklar yine içine giriyor, oynuyor ve evde hürmet gören bir dede gibi başımızda duruyor. Kendimi bir vefasız gibi addediyorum ama ondan bir işaret bekliyorum. Aslında herhangi bir işaret ya da sinyal vermediği zaman geri dönüşüm şirketine vereceğim ki parçalarıyla başka arabalarda yaşamaya devam etsin. Bende çokça resmi var, hatta albüm bile yapabilirim.



No comments:
Post a Comment