Saturday, March 14, 2020

Taksim Otobüsü

                                       _Taksim Otobüsü_

  Yorucu bir günün ardından, içimdeki dert ve tasaların ‘iftar öncesi E-5 trafiği’ gibi karmaşık bir hâl aldığını hatırlıyorum. Ağırlaşan trafikle beraber, göz kapaklarımın isyanlarla yerçekimine mağlup olduğu anlarla boğuşuyordum. Dudaklarımın sabır taşı gibi çatladığını, ağzımın içinin de nem namına bir hiç olduğunu ve tükürük bezlerimin mutfağın köşesine bırakılmış bir kumaş parçasına döndüğünü hissediyordum. “Trafik, psikolojik olarak, Ramazan günlerinin fabrika ayarlarına mı itiyor vücudumu?” diye bir düşünce geliyor aklıma ve hemen geri gidiyordu. Tüm bunlara inat, kafamı otobüsün camına, “hafif sert de olsa hiç yoktan iyidir” diyerek bir yastık nevinden yasladım. Camın titreşim frekansına göre değişik dalga boylarında ve renklerde düşlere düştüğümü söyleyebilirim. Ani fren ve korna seslerinin rüya aleminde nasıl karşılık bulduğunu tasvir edemem. 


Otobüste tepeden ‘dar ağacı’nı andırır şekilde sarkan ve bir mikrobiyoloji uzmanının doktora seviyesinde malzemeye bedava ulaşabileceği ölçüde ‘hijyene sahip’ tutacaklara sarılıp uyukladığımı hatırlayınca, “titreşimli yastık” düşüncesi “Maldivler’de tatil hükmünde” başımı okşuyor ve o yüzden mavi ama kuru rüyalar görüyordum. Yine böyle bir yolculuktu, “yorgunluk” kelimesi halimi tarif edemez; yerini “biyolojik iflâs”a terk etmişti. Derin bir sessizlik hatırlıyor ama katman katman, ilerilerden gelen uğultuyu da hissediyordum. Işıklar gözüme çarpmaya başladı; kafamın birçok tarafında camın pürüzsüz yüzeyinin ütü tesiri gördüğü muhakkaktı. Böyle durumlarda kimseye görünmek ve bakmak istemezdim, uyanır uyanmaz otobüsün arkasına giderdim bu yüzden. Arka tarafın bana verdiği konfor ‘galaksi-yıldızlı’ bir otel hükmündeydi ama bu sefer bir kara delik olmuştu. Kimsecikler yoktu, kafamı öne eğip öne doğru yürüdüm. Bu gidiş, otobüsteki normal insan kalabalığının akış yönüne ters bir gidişti. Rüyada olup olmadığıma emin olmak için tepedeki bakteri kültürü tutacaklara asıldım. Gerçekti, ama duymaya çok alıştığım “beyler arkaya ilerleyelim” diyen bir Anadolu evladı, otobüs amigosu da yoktu. Ciddi bir ikilemde kalmıştım.
Bu noktaya gelmişken, bir anımı anlatayım: Birgün yine 30A ya da 30M otobüsünde (bilen var mı güzergahı?) harici ve dahili yoğunluğun tesiri altında seyir halindeyken, fizikteki ‘ eylemsizlik’ yasasının ispatı olacak derecede konumlarına sadık yolcuların inadını delebilen bir tane bile ‘amigo’ çıkmamıştı. Ben de öğrenci halimle, utana sıkıla “Kıymetli Yolcular, otobüsün arkası da aynı yere gidiyor; ben her gün gidiyorum!” deyince, Newton’un “Kuvvet = kütle x ivme” yasasının altında ezilmiş bir fizik öğrencisinin ezik sesinin dahi mizahın gücüyle eylemsizlik abidelerini mahmur tebessümlerle ilerlettiğine şahit olmuştuk hep beraber. Her neyse, sadede dönmeliyim. Daha anlatacaklarım var.
Evet, derin bir sessizlik hakimdi otobüse ve kapkaranlıktı. Gözlerim kamaştı, “aşağıdan yukarıdan yolun sonu görünüyor” türküsü dilime dolanır gibi oldu. Kılavuzun gereği de kalmamıştı zira içeride kimsecikler yoktu. Bu uzun otobüs benim için bir “ Sırat Köprüsü” mü yoksa bir “Burak” mıydı? Kafam yine karıştı. Neden sonra Taksim’e düştüğümü idrak edebildim. “Neden geldim İstanbul’a?” nakaratını kafamdan silip attım ve ön kapıya doğru şoföre seslenerek koştum. Şoför kapıyı kitlemiş gitmiş. Zaman durdu, ve “keşke bu bir kabus olsaydı” dedim. O zaman anladım ki benim “karadeliğe” benzeyen rüyam gerçeklikle ufak bir bağ kurup beni o kadar yolcunun gözünden sakımış. Neyse ki korkum dışarıdan beni gören insanların kahkahalarıyla uçtu gitti. Bir an kendimi seçim otobüslerinden inen meşhur siyasiler gibi hissettim. Elimde çay paketi de yoktu ki ‘nazikçe’ ellerine vereyim. Konu tehlikeli güzergahlara doğru siyasi manevra yapmadan, direksiyonu kırayım hemen.
Yorulduğunuzu hissediyorum; sizi biraz dinlendireyim madem: Bir arkadaş vardı, o da benim gibi otobüslerle hemdem olanlardan ve kapıya sıkışıp “parkası dışarıda kendisi zor bela içerde” olma haline duçar olanlardandı. Hafif sıyrılınca da mizahın gücüne sığınanlardandı. Ben o sıkışma halini bir elektronun hem parçacık hem dalga tabiatının arasında kalıp yine de iş görmesine ve akmasına benzetirim. Her neyse, tarifi zor bir durum. Cam tarafında değilseniz, görüş tamamen kapanır. Biraz da kibarsanız, kendi ayaklarınızın üzerine basıp “tuzluk” misali gidersiniz. Belki de yolcularla “akrabalık” seviyesine yaklaşan yakınlığınız bu garip ahvalden tevellüttür. Kahramanımızın otobüsün her yaklaştığı durakta, biraz nefes alabilince, bir politikacı gibi el sallayıp durakta bakakalan halkı selamlaması o kalabalığın stresini dağıtırdı. Telaş vs stresle buruşmuş ve kavislenmiş yüzlere incecik bir tebessüm bırakırdı. Böyle insanlar ne değerliydi. O kadar zor zamanlarda mizahla ve anlayışla karanlığa mum yakalarlardı. Direksiyonu fazla çevirip konudan çıktım, sadede dönüyorum. Bu konuda bir hatıram ve bir mizah kahramanım daha var, unutmazsam sona saklıyorum.
Nerede kalmıştık? Taksim’de bir başıma mahsur kalmıştım, hem de körüklü bir otobüste. Ardından milletimizin mütebessim, şoförümüzün de “sinirli ama belli etmeyen baba misali” vakur bakışıyla aşağıya indim. “Sen naptın abi?” kahkahaları arasında, şoförün kapıyı henüz deşifre edemediğim bir bakışla açısını hayranlıkla ve minnettarlıkla tekrar hatırladım. Gerisini anlatmayayım, öğrenci adamım. Otobüs seferleri bitmiş. Evim Beşiktaş’ta, akılsız başın faturasını ayaklara kestim.
Şimdi ayrı bir paralel evrene bağlanıyoruz. 129K ( Taksim-Kozyatağı ) otobüsüyle gidiyordum ve tabi ki bu sefer Taksim’e doğru değil. Artık mümkün mertebe Taksim’e gitmemeye çalışıyordum. Hatta Taksim’i hatırlattığı için “taksi” kelimesine de mesafeliyim biraz. O 129K şoförünün ismini neden almadım? Merdivene her adımın atan yolcuya “hoşgeldiniz efendim, bu seferde bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederim. Şurada kolonya da var, Buyrun. Arkaya doğru Buyrun efendim!” diyen şoföre Nobel Yolculuk Ödülü neden verilmedi? Verilmese bile bu ödül neden gündeme sokulmadı? Kendimde mesuliyet hissediyorum, bu güzelliği yaymalıydım. Görevimi geç de olsa şimdi ifa ediyorum. Otobüsün içi bir festival gibiydi. Yolcular otobüsün kibar titremelerine tebessümlerle pozitif enerji katıp rezonans olurlardı. İnen yolculara da ‘iyi günler’ dileyip, “ayağınıza sağlık” deyip uğurlardı kahramanımız. O şoför hatırına Kozyatağı’na taşınılırdı ama öğrenciydik. Öyle hemen “ha” deyince taşınılmıyor ki. Şimdi nerdedir? Hayatta mıdır? Ah bileydim...
Otobüsteki yaşam olduğu gibi hayatın dağdağalarını yansıtırdı. İnişler, çıkışlar, tümsekler, korkular, kokular, bağrışmalar, platonik aşklar, üstünüzde bekleyen teyzeler, yollar, akbil sesleri, sapıklar, manzaralar, sıcak soğuk, gelenin gitmesi, yüzümüze kapanan kapılar, bozulup yarı yolda kalmalar, heyecan, kavuşma, stres...Bu listeyi siz istediğiniz gibi uzatabilirsiniz. Soğuk kış günlerinde kalabalık otobüse girmeyi hiç sevmezdim. Buğulanan gözlükler otobüsün kendine has dünyasına bir uzaylı gibi girdiğimi zannettirirdi. İlginç, aldırmaz gibi gözüküp alttan alta sırıtan tipler beni hemen gözlüğümü çıkarmaya iterdi. Göremesem de bu daha iyiydi. Arkaya da yürümez; atalet kanununa hizmet ederdim. Evet, gözlük ve otobüs arasında da ince bir perde var. Bir önceki günden hatıra halı saha maçı hatırası, gözlüğüm kırıktı ve Aksaray’da otobüs bekliyorduk birkaç arkadaşla. Onlar heyecanla bizi okula götürecek otobüsün numarasını tahmin ediyorlardı. Hala utanırım, yine bir geceydi. Bense “otobüs nerede oğlum?” diye çıkışmıştım ve bana gülmüşlerdi. Elimden tutup bana öndeki “engelli, yaşlı ve çocuklu” koltuğunu göstermişlerdi. Neden sonra her ihtimale karşı ikinci bir gözlük edinip kara gün dostu olarak yastığımın altında saklardım ve değerini hiç kaybetmezdi.
Sözün özü, yollar, vasıtalar, araçlar, binekler, bizim taşıdığımız ve bizi taşıyan her şey ve herkes bizden izler taşır ve bizde derin izler bırakır. Bu izler camın alnımın kenarına bıraktığı izler kadar geçici olsaydı keşke de bu yazıyı yazmayaydım.

No comments:

Post a Comment