Monday, June 29, 2020

SANAL TUR-BANGLADEŞ


SANAL TUR-BANGLADEŞ

      Hiç havaalanı, ülke topraklarına giriş, sıcak, kalabalık, nem, sivrisinek vsç muhabbetlerine girmeyelim; zira Bangladeş kimilerine göre bindiğiniz uçakta, kimilerine göre yanına oturduğunuz güler yüzlü bir bengalle ya da bazıları için geri dönüşünü iple çektiğiniz bir yolculukla başlar. İlginç bir paradoks oldu, Bangladeş’in kalp ve hafızalara uzanan elleri vardır. Öyle “görüp geçtim, bitti” tarzı bir yer değildir bence. Bu yazıyı bir ''sanal tur'' sayalım, hayal kuralım, anlatılanların hepsinin yaşanmış ve görülmüş olduğunu bilelim. Turumuzda kimseyi geri bırakamayız, dikkatinizi sımsıkı bağlayın, az sonra kalkıyor ve o dünyaya dalıyoruz. 

Fazla detaya girmek istemiyorum, yorumu ve hayal fırınından çıkacak ürünü okuyucuya bırakıyorum. Hemen...Okul kantininde oturuyorduk birkaç öğretmen ve bir de tekstilci olduğunu öğrendiğim iki misafirle. Malumunuz olduğu üzere, “Türk Okulu” denince, havaalanından girer girmez Yaşar Bey’in odasında bulur kendini insan. Yaşar Bey’in adını alan Bengal bebeler bilirim. Neyse, misafirleri dinliyorduk, çok konuşmadan. Paranın tadını tatmış adam, dedi ki “Hocam, siz burada nasıl kalıyorsunuz? Vallaha, on milyon dolar verseler yaşamam ben burada”. Orada altı yıl yaşarken “neden geldim Dakka’ya?” şeklinde bir pişmanlık yaşadığım vaki değildir, yerine “İstanbul”u koyup türkü söylediğim vaki olsa bile. Biliyorum ki birçok öğretmen arkadaşta ve ailelerinde de aynı kanaat hakimdi. Bu mutluluk zaten kendilerini oradaki hayata salıvermişliklerinde de okunuyordu; seviyorlardı ki sevgi saçıyorlardı. 

   Kameramızı bir okul çıkışı öğrenci servisine yöneltiyoruz. Okul otobüslerinin ve halk otobüslerinin muavinleri 'amigo' gibi çalışır. Trafiği açmak için “pat pat” diye vurur dışarıdan, merdivenlerden sarkıp. Bu biraz da diğer şöförleri ürkütür, ve iyi bir muavini olan otobüs bir adım öndedir yarışta. Yollardaki karnaval eşlik gerek, rezonans gerek. Bir ara, kendi arabamda giderken yanımda oturan Rockibul Korim Bey “Bilal Hocam, böyle sessiz araba sürülmez, sürekli korna yap ki bir hata kaza durumunda suçlu olma” demişti. Hatta ses etmeyi ihmal ettiğimi görünce, yandan, sürüş hocası gibi kendisi uzanıp kornaya basmıştı. Her arabaya muavin lazım yani. İkinci “her neyse”, otobüsün içindeki keşkemeş dünyasının dıştaki kaosla mücadelesinin sembolüdür. Oni adlı öğrencimle bu otobüsler hakkında konuşuyorduk bir gün. Bu otobüslerin neden çok bakımsız olduğunu, harbe katılmış ve çıkabilmiş müzelik bir araç gibi olduğunu sordum. Otobüs sahiplerinin buna nasıl “tahammül edebildiğini” de unutmadım tabi. Verdiği cevap hoşuma gitmişti: “Yolcuların öyle bir isteği ve beklentisi yok, neden masraf yapsın? Daha çok kazanmasına katkı sağlamıyor ki?” Ben bu ifadede toplumlarda aşağıdan gelen sinyallere göre şekillenen ekonomi, yönetim anlayışı ve sosyolojinin temellerini okudum. Çok kasmış da olabilirim ama beni çok etkilediği için böyle bağlantılı düşüncelerle çağrışım tetiklemesi yapmış da olabilir. 

   Sonraları kendim kullandım mı toplu taşıma araçlarını? Evet...Ayrılacağım sene, şehir içi uzak yerlere hemen hemen her zaman yamalı otobüslerle giderdim. “Özel” olup çok da özel olmayan taksilere göre çok çok ucuzdu, CNG ve arabaya göre dış dünyaya karşı “güvenliydi”. Fiyat yabancı ve yerliye aynıydı ki “kazıklandım” endişesi olmadan seyahat ediyorsunuz. Kalabalıktı, yabancı olmanız yönüyle birçok insanın ilgisinden dolayı hiç “yabancılık” çekmiyordunuz. Koltuklarının ne renk olduğunu tam olarak hiç anlayamamıştım. Hız kesici tümseklerden şoförler genelde hızlı geçiyordu. Yolcular şöyle “yerleşsin, tutunsun, otobüs kendine gelsin” diye olabilirdi. Bir de, zaten zor bela hız kazanabilen, trafiği yara yara ilerleyen otobüsü ufak bir tepeciğe mum etmek olur mu? Bir kez, dikkat etmemişim, elim koltuğun demirinin hafif altına kaymış. Otobüs 5 dklık mesafedeki ama genelde bir saat süren havaalanı civarlarında acı bir fren ve tümsekle hem durdu ben zıpladı. Koltuğumla beraber yükseldim pilotların acil fırlatması gibi ve koltuk parmağımı ezdi. İhtimaller çerçevesinde olmaz olacak oldu, burası Bangladeş. Otobüslere hem de yakışmaz öyle ilk tümsekte yavaşlamak. Derlen, Türkiyemiz’deki gibi “kaptan devam et!” nidaları içinde otobüsümüz salına salına, bağıra bağıra bazen de içindeki yükü bir an evvel atmak için ıkına ıkına ilerliyordu. Otobüsler böyleyken, bu bana, hemen okul otobüsünün camından sarkan Said Reza’yı hatırlattı. İngiltere vatandaşıydı, orada okumuş sonra gelmiş Bangladeş’e. Elinde bir çikolata, bisküvi vs kabı vardı. Gözümün önünde bekleyen insanların içine doğru attı. Uyardım, kendisinin “Avrupa görmüş” olduğunu içten içe düşünerek. Öğretmeni olmasam cevap bile vermeyecekti zannederim. “Bu ülkede sistem bu!” dedi. Hareket etmek üzere olan otobüsü durdurmak istemedim kalkıp alsın çöpü diye, yüzüne uzunca baktım. Biraz utandı, gözlerini kaçırdı ve ayrıldım. 

   Kameramı bu sefer çok sevdiğim okul personeli Bengal kardeşlerime çeviriyorum. Evlenip de Bangladeş’e gelin getirdiğimde dünya evine girememiştik, evimiz yok ve haliyle eşyamız da yoktu. Yaz tatili için memleketine giden, gönlünün açıklığı ve iç zenginliğiyle meşhur  Erkam Bey “bizde kalın!” dedi. Bir ay evsahibi olmadığı halde misafir olduk, sonra eşyalarımızı aldık “Erkam modeline” göre. Sonraları bir ev bulduk ama inşaat halinde. Ev sahibi İngiltere’de yaşıyordu ve merdiven fayansları, asansör gibi temel unsurların “en geç” altı ay içerisinde tamamlanacağını temin ederek kendisi, bize o yeni daireyi yirmi bin takaya...ladı. ( kiraladı)Fizikteki Heisenberg Belirsizlik İlkesi’nden mütevellit, boşluğunu tesbit ettiğimiz asansörün geliş zamanını belirlememiz etmemiz imkansız hale geliyordu. Altıncı kata kan ter içinde tırmanmakla bazen, hamile olan karımın da bunları “egzersiz” addetmesiyle anı defterimizi kabarttık. Ama, gel gör ki, apartman görevlimiz Ahmed yorgun/uyuşuktu çoğu zaman. Selam verdiğinizde birkaç saniyelik işlem zamanından sonra, aşıma/kırıma uğrama olmazsa, alırdı selamı. O adam, ilginçtir, o durgunluğa rağmen, eğer elimizde valiz, paket, çanta vs görürse zıpkın gibi fırlardı. Zayıf, ama bir kas merkeziydi. Bizim iki kişi zor kaldırdığımız “memleket kokulu” valizleri “başım gözüm üstüne” der gibi kafasının üstüne alır, dinlenmeden beş kat atardı. Bazen de, gece olunca dışarı çıkacak olursam “Saaar eyje chabi” deyip anahtarı bana uzatırdı ki bunu başka bir apartman sakinine yapsa soluğu memleketinde bulabilirdi. Garipti, köyünden ailesini bırakıp gelmiş 5000-6000 Tk için, sivrisineklerin şefkatine emanet, apartmanın giriş merdivenlerinin yanında, hiç dolmayan asansör boşluğunun yanında yatardı. Sivrisinekler gel esin diye tütsü yakar, merdiven altı köşesi mistik bir hal alırdı. Gün geldi, asansörü olan ve inşaat sahası olmayan bir eve taşınma zamanı uğradı mahallemize. Eşyaları topladık. Ahmet’in gözü doluydu, çok üzgün olduğunu söyleyip yardıma devam etti. Mazlum ve kanaatkar insandı, ona bahşiş verip terlemiş yüzüne mahçup bir tebessüm bırakmanın verdiği his...Kelime yok...


   Bir diğer apartman görevlisi de 7. kattaki “son” evimizdeki Harun’du. Kendisi bir Kur’an hafızıydı, çok iyi kalpli gözü yaşlı ve anlayışlıydı. Arabamı yıkamak ister, ücretini verince mutluluktan yüzü ışıldardı. Araba iyi bile olsa, parmağıyla bir çizer, “clean lakbe Sir” derdi. Alışveriş işlerimize bile yardımcı olurdu, para üstünü otomatik ödemeye bağladıydık zaten. Bazen bulunması zor ürünleri, doğal pazarlardan kapıp gelir, güleç yüzüyle kapımıza getirirdi. Arabayı park edeceğim zaman illa arkaya geçer, “tak tak tak” parmağıyla park sensörlüğünü yapardı severek. “Sırtın bende, arkaya bakan kamera gibi gözünüm!” der gibiydi ve son ikaz raddesine gelince sert ve tok bir “TAK” duyardım. Vursam zaten daha az ses çıkardı ama bu “tak”ta Harun’un görevini yapmış olmanın verdiği vakarla mezcolmuş tebessümü vardı. Harun Hoca’ydı. Tecvid üzere aşk ile selam verir, Ramazanlar’da hatimle namaz kıldırırdı. Apartmana girince zaten Ramazan buhur buhur eserdi. Harun’un aklı köyde, ailesindeydi. Köydeki kızını okutmak istiyordu. Benimle tanıştırdı, konuştuk biraz. Motive etmeye çalıştım. Çok saygılıydılar. Kayınvalidem ve pederim evimize geldiklerinde Harun’u hiç unutamadılar. Harun “onları çok sevdiğini” bana hem söyledi hem de hep hissettirmişti. Eşyaları satıyordum gitmeye yakın, başta gri renkli 1993 model Toyota Starlet gitti ki evden biri gibiydi. Sonra birkaç beyaz eşya vs derken Harun “kotay jaben Sir?” ( Nereye gidiyorsunuz? ) dedi sesi titreyerek. Yutkundum, “gidebiliriz” dedim, ve kaçtım yukarı asansöre bile binmeyip. “Gün” geldi, Harun ağladı; bizi de yaraladı. Ayrılırkenki bakışını unutmak mümkün değil. 

Anlat anlat bitecek gibi değil. Şahin vardı kantin görevlisi. Bizim evin elektrik, su, hırdavat ustası gibiydi. Dışarıdan biri değil de, acil bir ihtiyaç haşinde ev işlerini ondan rica ederdim. Bir gün eşim başı açık olduğu halde çıkınca hemen başını eğmiş, öbür tarafa çevirmiş. Güvenirdim ona. Hem muhabbet eder, bir şeyler ikram eder, çocuğu Zübeyir’e birkaç oyuncak yollar işleri bitirirdik. Şahin’le hala görüşürüz. Motoru vardı, bazen arkasına alırdı beni yayan görmüşse, daha bir hızlı giderdi. Sonra motoru da sattı zannederim ekonomik sıkıntıdan. 

Unutmak mümkün mü? Okuldaki “apu”lar vardı bir de. Benim çayımın ayarını, bardağımı dahi bilip her sabah müdür yardımcısı odama bırakıverirdi Rayhana usulca. Bir iki konuşma, güleryüz can kaynağıydı bu hizmetlilerin. Okulun en üst katında bir Hamide vardı ki kah çocuklara bakar kâh öğlen yemeklerinde çıkarttığı enfes yemeklerle beni eve hep tok yollattıp karımla papaz ettirirdi. Sonra Hamide de gitti. Bu hizmetli bayanlardan müsait planlar mesai sonrası müsaitse evimize gelir, karıma yardım eder, tatlı bir ücret karşılığında ayrılırlardı. Ayrıca, öğretmenlerin evlerine, eşlerine dair ciddi dedikodu malûmatı da elde ederlerdi. Olur o kadar. 

Konuyla ilgili başka bir mecraya akacağım. Bana soracak olursanız, ben Bengalceyi çok sevdim, ama tıpkı bölgenin bambu ağaçları gibi, gittiğimin ilk altı ayı “ben bu dili öğrenemem” dedim. Altı yedi aydan sonra “boy” attım, severek öğrendim. Bence okuldaki yabancı personel ( Türkler ) Bengalceyi personelden öğrenmişlerdir çoğunlukla. Mesela Zübeyir Bey, müdürdü. Sorunlu eleman Faruk’u 'fırçalamaktan' yan ürün olarak Bengalceyi öğrendi. Şahsen, ben onlarla fazlaca muhabbet ederek öğrendim. Bir ara baktım, bizim yıllanmış Bengal okul personelinin anadilde sektemeler yaptığını gördüm, “uzman”dım ya. Biz Türkler adamların Bengalcelerini “bozduk”. İşin latifesi, kırık dökük yerel dili konuşunca yüzlerindeki mutlulukla gelen motivasyona binerek Bengalceyi daha da benimsedim. Şimdi ne durumda? Bengalce bana o günlerden kalan en güzel hatıra gibi geliyor. Hala ABD’de bir Bengalle karşılaşınca Bengalce kılıcımı kınından sıyırıp ortalığı yıkıp yakıyorum ama Bengaller çok mutlu oluyor. Anı...Kaliforniya’da yaşayan bir Bengal aileye misafir olduk. Ev sahibinin Amerika’da doğmuş büyümüş iki çocuğu vardı. Ben çoğunlukla Bengalce konuştum. Anne “Bilal, benim kızlarımdan daha iyi konuşuyorsun” dedi, çocuk gülümsedi ve ben de durdurdum konuşmayı. Bengalce bir tat bıraktı sofraya. 

Size çok ilginç bir şey söyleyeyim. Annem babam, kayınvalidem ve rahmetli kayınpederim ziyaret ettiler bu güzel ülkeyi. Gezdik, dolaştık. Orada Ekrem Bey’in işlettiği Pizza Türk restoran vardır. Giderseniz oranın usta ve garsonlarına Türkçe bir iki laf atın. Ne diyeceğim? Kayınvalidem 14 Temmuz 2016 tarihinde geldi Bangladeş’e. Restoranda Celal adında bir çocuk vardı. Çok efendi birisi. Aradan onca zaman geçmiş, hala Celal hürmetle arar Amerika’daki kayınvalidemi, kendisine “teyze” der ve beni sorar. Bangladeş’te gönüllere girmişseniz, mesafe ve zaman tertemiz bir mendil gibi çekiverir kısacık. Elhasıl, konuşmaları bitirirsiniz ya bazen “öyle işte” diyerek heybeti taşıtacak derman ve heybet kalmayınca. “Öyle işte”.

Yazının içinden çıkamıyorum, tamamlayabilmek için arabamı aldım ve evden uzaklaştım. Yazarken Bangladeş’ten bir öğrencim Rusafa mesaj attı. İlginç değil mi? Hatıralar hücum ediyor, ben de kendimi sonuç paragrafının ardına koyup siper alıyorum. “Çok” diyorum...Anı çok, ağlama çok, gülme, sevinme, coşma, doğma...Bangladeş’ten bir hatıra da orada doğmuş ikinci çocuğum. Fahri Bengal vatandaşı. Elçilikten çıkarken nüfus cüzdanını düşürmüşüz. Görevli koşarak yetiştirdi. Az kalsın, çocuğumun Türk vatandaşı olduğuna dair en önemli belgeyi içeride unutuyordum. Evet, ben Bengal arkadaşlarımda içli bir duygusallık, sevebilme kabiliyeti, zeka ve kanaat gördüm. Yağmuru bol, gözyaşı da bereketliydi o topraklarda. Ayrılırken ne mi bıraktım oraya? Sadece gözyaşlarımı bıraktım mukabele etmek için Bengal kardeşlerime.


No comments:

Post a Comment